YIL: 13

SAYI: 154

KASIM 2010

 

önceki

yazdır

 

 

  Arş.Gör. Ömür AYDIN

 

POLİTİK ALANIN FARKLI SİYASAL PROJELERE AÇIKLIĞI SORUNU: ANAYASA MAHKEMESİ VE İNSAN HAKLARI AVRUPA MAHKEMESİ KARARLARI ÜZERİNE BİR İNCELEME


ÖZET

Çalışma, devletin dayandığı temeller ve toplumun genel kabulleri dışında farklı siyasal projelerin politik alanda yer alabilirliği sorununu karşılaştırmalı bir bakış açısıyla incelemeyi amaçlar. Bu noktada yapılabilecek ilk tespit şu olabilir; Türk Anayasa Mahkemesi,  devletin temel yapısına aykırı siyasal projeleri (söylem düzeyinde bile kalsa) politik alandan dışlama eğilimi gösterirken, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) ise içeriği demokratik değerlerle bağdaşan ve şiddet içermeyen alternatif siyasal projelere politik alanda daha geniş bir yer bırakmaktadır.

 

Anahtar Kavramlar: Demokratik toplum düzeni, Çoğulculuk, Siyasal partilerin yasaklanması ve kapatılması rejimi, Türk Anayasa Mahkemesi, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi.

 

ABSTRACT

The study aims to analyse  the fundamentals that  the state is based on and society's general acceptance outside of the different political projects, the political sphere located support to the problem in a comparative perspective. This first detection that can be made at this point might be as follows, Turkish Constitutional Court, political projects (discourse level even left any) that are on contrary to the State's basic structure tend to exclude from the political arena, while the European Court of Human Rights should leave a larger space for alternative political projects that are compatible with democratic values and which have of non-violent the contents.

Keywords: Democratic society order, Pluralism, Prohibition and dissolution of political parties, Constitutional Court of the Republic of Turkey, The European Court of Human Rights.

 

GİRİŞ

Demokratik bir toplumun en temel özelliği olan çoğulculuk, politik alanda farklı siyasal projelerin tartışılabilmesine imkan tanır. 1982 Anayasası, dayandığı felsefe ve iktidar kurgusu açısından toplumsal bir çoğulculuğa imkan tanımamış ve 1961 Anayasası’nın yarattığı siyasal istikrarsızlığa verdiği yanıt; ‘otoriteyi güçlendirme’, ‘milli dayanışma ve bütünlük’ kavramlarını yüceltme ile kendini göstermişti. Toplumsal taleplerin kolektif olarak örgütlendirildiği yegane oluşumlar olan siyasal partiler de bu yaklaşımdan payını almıştı. Gerek Anayasa’da gerekse Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarında getirilen yasaklayıcı düzenlemeler farlı siyasal projelerin kamu alanında karşılık bulmasına imkan tanımamıştı. Bu çerçevede Türk Anayasal ideolojisinin çekirdeğini oluşturan ‘üniter devlet’ ve ‘laik devlet’ anlayışlarına aykırı söylem ve eylemlere sahip siyasal partiler, Anayasa Mahkemesi eliyle politik alandan dışlanmıştı. Çalışmada, Anayasa Mahkemesi’nin ‘üniter devlet’ ve’ laik devlet’ anlayışlarını koruma bağlamında yoğunlaşan parti kapatma kararları irdelendikten sonra İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM)’nin politik alana açıklık konusundaki yaklaşımı aynı davalar ışığında ortaya konulacak ve karşılaştırmalı bir inceleme yapılacaktır.

 

1.         1982 ANAYASASI’NIN DAYANDIĞI FELSEFE AÇISINDAN ÇOĞULCULUK İLKESİ

Türk siyasal hayatında, 1961 Anayasası ile beraber Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasından bugüne kadar kapatılan siyasal partilerle ilgili dikkati çeken en önemli nokta siyasal nitelikli kapatma davalarının iki eksen üzerinde yoğunlaşmasıdır. İlk eksende üniter devlet yapısını sorgulayan ve bu amaç doğrultusunda bölgesel/etnik özerklik taleplerini dile getiren partiler, ikinci eksende ise laikliğe aykırı program ve faaliyetleri nedeniyle kapatılan partiler yer alır. Özellikle 1990’lı yıllardan sonra ortaya çıkan gelişmeler Anayasal ideolojinin en önemli iki dayanağı olan ‘laik ve üniter’ devlet yapısının korunması noktasında bir hassasiyet yaratmıştı. Üniter yapıya aykırı ve laiklik eleştirisi taşıyan siyasal projeler sistem-dışı kabul edilmiş ve Anayasa Mahkemesi eliyle politik alandan bu tür partilerin dışlanması yoluna gidilmiştir. Öğretide ‘militan demokrasi[i]’ olarak tanımlanan bu anlayış laikliği ve üniter yapıyı korumakla cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak arasında bir korelasyon kurmuştu. Bu şekilde devlet iktidarı, Türk resmi ideolojisine aykırı iki fay hattı öngörüyordu; bölücülük tehlikesi ve şeriat tehlikesi.

Türk Anayasal ideolojisinde bu eğilimin nedenlerini anlamak için demokratik hukuk devletinde bir anayasanın üstlendiği misyonun ve 1982 Anayasası’nın bu bağlamda nerede yer aldığının tanımlanması gerekir. Bu konuda yaptığı incelemede Çağlar, bir anayasanın temelde iki yüzü olduğunu söyler[ii]. Anayasanın ilk görünümü hukuki kimliği, ikinci görünümü ise politik boyutudur. Anayasalar yalnızca hukuk devletini gerçekleştirme ve koruma şartı değil aynı zamanda sosyal-siyasal uyuşmazlıkları hukukla çözme mekanizmasıdır[iii]. Çağlar’a göre barışsız ya da az güvenli bir mekanda çalışan Türk Anayasa Mahkemesi resmi ideoloji korumacılığına yönelmektedir[iv]. Çağlar, anayasayı öncelikli olarak bir felsefe, sonra kurumlar sistemi ve pratik olarak değerlendirmekte ve 1982 Anayasası’nın Başlangıç Kısmı’nda yazan resmi tarih anlatımının içtihadi politikayı da şekillendirdiğini belirtmektedir[v]. Nitekim Anayasa’nın Başlangıç Kısmında yer alan; “Hiçbir düşünce ve mülahazanın[vi], Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün, tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı” hükmünün Anayasa’nın tümünü kuşatan örtülü yasaklar alanı yarattığını ileri sürmektedir. Çağlar’a göre 1961 Anayasası’nın yetersiz kaldığı istikrarsızlık ve krize, 1982 Anayasası güçlü devlet ve etkili yürütme öngörerek çözüm bulmuştur[vii]. Başlangıç Kısmı’nı Anayasa’nın dayandığı felsefe açısından değerlendiren Tanör ise 1982 Anayasası’nı “devletçi, milliyetçi, otoriter ve dayanışmacı, katılımı azaltıcı bir özelliğe[viii]” sahip olarak nitelemiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin yorumlama yönteminde de bu yaklaşımın izlerini görmek mümkün. Çağlar, Avrupa mekanında hukuk ve demokrasi alanındaki gelişmeleri inceleyen çalışmasında[ix] parlamento ve yürütme cihazlarını siyasal mekanda, anayasa mahkemelerini ise sivil toplum mekanında konumlandırma eğilimindedir. Çağlar’a göre 1982 Anayasası, iktidarı iki planda konumlandırmıştır. Devlet başkanının kişiliğinde, devlet cihazına dayanan bir ‘devlet iktidarı’ ve parlamento aracılığıyla bir ‘partiler iktidarı’[x]. Anayasa Mahkemesi’nin konumu ise sivil toplum–devlet ilişkilerinde daha çok devletçi yaklaşım ekseninde yer almıştır[xi]. Böylelikle 1982 Anayasası’nda devleti koruma ekseninde yönlendirilen bir özgürlük yaklaşımı doğmuştur[xii]. Çağlar, anayasa mahkemelerinin batı demokrasilerindeki rolünü siyasi uyuşmazlıkları hukukla barışlandırma[xiii] olarak tanımlarken Türk Anayasa Mahkemesi ise bu misyonu, çizilen resmi ideoloji aralığında düşünmüştür. Dolayısıyla 1982 Anayasası sivil toplum güçlerinin sistem krizini çözmede yetersiz kalması durumunda devlet cihazını yedek bir güç olarak kurgulamıştır[xiv].

Konu siyasal partilerin yasaklanması rejimi olduğunda daha bir önem kazanır. Toplumun çoğulcu niteliğini ortaya çıkarmayı ve bunu örgütlü bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan siyasal partiler, politik alanda kendilerini ifade etme imkanı bulduğu ölçüde işlevlerini yerine getirebilecektir. Ancak gerek 1982 Anayasası’nın gerekse Siyasi Partiler Kanunu’nun getirdiği yasaklayıcı hükümler bunu güçleştirmektedir. Bu yasaklar alanı partilerin sosyal ve mesleki örgütlerle bağını koparmakta ve yurttaş ile parlamento arasındaki kanalların tıkanmasına neden olmaktadır. Bu ise Türkiye’de demokrasinin toplumsal temelini zayıflatmaktadır[xv]. Nitekim Siyasi Partiler ve Milletvekili Seçim Kanunu bu kurgu ile şekillenmiş sınırlı bir demokrasi modeli öngörmekteydi. 1982 Anayasası, siyasal partilere ilişkin özel hükümlerini 68 ve 69. maddelerde düzenlemiştir. Siyasal partiler, ilk olarak demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak tanımlanırken beraberinde birçok amaç ve faaliyet yasağı ile karşılaşmaktadırlar. Böylelikle 1982 Anayasası gruplar demokrasisini reddederken sınırlı bir siyasal çoğulculuk ortaya çıkarmaktadır[xvi]. Özetle 1982 Anayasası’nda sistemin işleyişi, ‘güçlü yürütme’, ‘dar katılım ve temsil’ ve ‘devlet iktidarının siyasal iktidar üzerinde kurduğu kontrol/ vesayet’ ile kurgulanmıştı.

Türkiye’de bu yaklaşım çerçevesinde birçok siyasal parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmıştır. Örneğin Anayasa Mahkemesi, Türkiye Birleşik Komünist Partisi(TBKP), Sosyalist Parti, HEP, ÖZDEP, HADEP davalarında, politik alanı ‘üniter devlet’ ilkesine aykırı eğilim sergileyen partilere kapalı görürken; Refah Partisi, Fazilet Partisi davalarında ‘laiklik’ ilkesine aykırı program ve eylemleri politik alandan dışlamış böylelikle anayasal ideolojiye aykırı söylem üreten partilere politik alanın kapalı olduğu vurgulanmıştır. Aşağıda bu davalar ışığında Türk Anayasa mahkemesi kararları irdelenecektir.

 

1.1.    Üniter Devlet Refleksi

Türk Anayasa Mahkemesi’nin bölünmez bütünlük ilkesine ilişkin yerleşik içtihadı Lozan Barış Antlaşması dışında Türkiye’de azınlıklar olmadığı yönündedir[xvii]. Bu nedenle Türkiye’de Lozan Barış Antlaşması dışında başka azınlıkların tanınmasını ve bunların kendi kaderini tayin hakkını savunmak partilerin kapatılmasını doğurmuş, ülke ve ulus bütünlüğüne aykırı her türlü yazı, söz ve davranış partiler için yasaklar alanında değerlendirilmiştir[xviii]. Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda aldığı kararlardan bazıları aşağıda bu çerçevede değerlendirilecektir.

Sosyalist Parti, Anayasa Mahkemesi’nin 10 Temmuz 1992 tarihli kararıyla kapatılmıştı[xix]. Anayasa Mahkemesi, Parti’nin programında yer alan; Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkına kayıtsız şartsız sahip olması bu meyanda ayrı bir devlet kurabilmesi, bunun için referanduma gidebilmesi, bir Türk- Kürt federasyonunun kurulmasının savunulması, Kürtçe ve Türkçe olarak iki resmi dilin önerilmesi ve “Kürt halkı ayağa kalkıyor, ezilen Kürt anayasa yapıyor, kanun yapıyor” gibi söylemlerden hareketle Sosyalist Parti’yi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine aykırı, üniter devlet ilkesini ve Atatürk Milliyetçiliğini reddeden bir parti olarak tanımlayarak kapatmıştır.

Halkın Emek Partisi ise 14.07.1993’te Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştı[xx]. Parti yöneticilerinin yapmış oldukları konuşmalar, Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınmış, incelenen konuşma ve demeçlerde; Türkiye Cumhuriyeti’nde sadece Türkler’in var olduğunu kabul etmenin ve bunun dışında bütün etnik yapıları reddeden bir politikanın baskıcı, otoriter ve asimilasyoncu bir uygulama olduğu; demokrasinin önünde en büyük engelin Kürt sorunu olduğu; bu sorunu Kürtler ile Türkler’in omuz omuza ve kardeşçe çözecekleri, Türk halkının da baskı altında tutulduğu, onların da halklar arasında eşit ve adil olmayan zora dayalı ilişkileri kabullenmeye zorlandıkları, Kürt sorunu çözülmeden Türk halkının da özgür olamayacağı, kendi kaderini belirleme hakkının, her halk için olduğu kadar, Kürt halkı için de, tartışılmaz, vazgeçilmez, doğal bir hak olduğu, en kısa zamanda Birleşmiş Milletler kapsamında bir Kürt konferansı toplanarak soruna adil, uluslararası sözleşmelere uygun ve demokratik bir çözümün bulunması gerektiği; çeşitli şekillerde beyan edilmiş ve Parti’nin kapatılması talep edilmişti[xxi].

Anayasa Mahkemesi yaptığı değerlendirmede[xxii], Sosyalist Parti davasında olduğu gibi siyasal partilerin demokrasi içinde her istediklerini yapamayacaklarını belirtilmiş devletin ise saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını korumasını, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir hak olarak nitelemiştir. Mahkeme’ye göre:

“Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yok edici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasi Partiler Yasası'nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez[xxiii]

 İddianamede yer alan konuşmalarda ve bildirilerde, PKK lehine sempati oluşması, ona destek sağlanması ve bir siyasi kimlik kazandırılması amacının belirgin olarak görüldüğü belirterek şiddet kullanan bir örgütle siyasal parti arasındaki ilişkilerin kapatma kararını meşrulaştırdığı belirtilmektedir.

Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) ise 4 Haziran 1990 tarihinde kurulmuş ve kurulduktan 10 gün sonra açılan kapatma davası, 16 Temmuz 1991 tarihinde sonuçlanmış ve parti kapatılmıştı. İddianamede, Siyasi Partiler Kanunu’nun 96/3. maddesindeki, bir partinin ‘komünist’ adı alamaması yasağı da yer almıştır. Bunun, bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde egemenlik kurması amacına yönelik olduğu iddia edilmiştir. Ayrıca Parti’nin tüzük ve programında yer alan ‘Türk ve Kürt ulusu’, ‘Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı’ gibi ifadelerin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bozmak amacına dönük olduğu belirtilmiştir. Mahkeme bu davada partinin programında yukarıda yer alan ilkeleri yorumlarken şu görüşleri ileri sürmüştür:

“Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek, yaymak yoluyla azınlık yaratılarak millet bütünlüğünün bozulması amaçlanmaktadır. Bölgelerin ulusal kimliği olamaz, Anayasa özerklik ve özyönetim biçimlerine kapalıdır. Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet TEK’tir, ülke TÜM’dür, ulus BİR’dir[xxiv]”.  “… Bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuşlardır. Bu nedenle de Türkiye’de etnik ayrılığa dayanan çoğunluk ve azınlık düşüncesi ile görüşler geliştirmenin tarihsel ve bilimsel temelleri yoktur. Ülkenin her yeri yurttaşındır[xxv]”.

Anayasa Mahkemesi böylelikle bir devletin kendini koruma adına göstereceği refleksi devletler hukuku çerçevesinde meşru gördüğünü belirtmektedir. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, Parti’nin taleplerini ve gerçek amacını; özgürlük, insan hakları gibi kavramlarla örterek gizlediğini belirterek amaç sorgulaması yapmıştır.

Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP)[xxvi], 14 Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmıştı. Mahkeme, ÖZDEP’in programında “… şiddete çağrı, halkı ayaklanmaya teşvik, demokratik ilkelerin reddi,” “Kürtler’e ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsüne” ilişkin görüşlerin devletin temel düzeniyle bağdaşmayacağı gerekçeleriyle Parti’nin kapatılmasına karar vermişti. Anayasa Mahkemesi bu davada azınlıklar konusunda şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“…Türk ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen "Müslüman olmayan" yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tâbi tutulmasını istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz[xxvii]

Anayasa Mahkemesi 26.02.1999 tarihli bir başka kararında, Demokratik Kitle Partisi hakkında kapatma kararı vermişti[xxviii]. Parti adem-i merkeziyet temelinde bir devlet yapısının kurulmasını savunmakta ülkedeki din, inanç, mezhep ve etnik farklılıkları ülkenin gerçekliği olarak kabul etmektedir. Çözüm önerisi ise parti programında şu şekilde belirlenmektedir:

“İdari sistemin adem-i merkezileştirilmesine yönelik reformlar gerçekleştirecektir. …Tüm bu nedenlerle, sorunun barışçı çözümünün yolunun açılması için, öncelikle devletin, sorunu şiddetle bastırma politikasının terk etmesi, Kürt Sorunu’nun çözümüne ilişkin görüşlerin serbestçe dile getirilebileceği özgür bir tartışma ortamının sağlanması gerekir. Kürt Sorununun çözümü ve demokratik devletin yapılandırılması için: Demokratik Kitle Partisi, demokratik bütünlüklü idari yapılanmanın ve ademi merkezi sistemin, günün ihtiyaçlarına cevap verebileceğine inanmaktadır. Bu amaçla, Partimiz, devleti idari bölgeler şeklinde yapılandıracaktır[xxix]

Anayasa Mahkemesi Parti’nin programında yer alan yukarıdaki ifadeleri bir kapatma sebebi olarak nitelemedi ve davayı bu yönden reddetti. Ancak Kanun’un 81. Maddesinde yer alan “azınlık yaratma yasağı” yönünden ise Parti’nin kapatılmasına karar verdi. Anayasa Mahkemesi’nin bu davada verdiği kararda dikkati çeken nokta Parti’nin getirdiği önerinin merkezi idareye ait kimi yetkilerin yerel idarelere verilerek güçlendirilmesi ve kamu hizmetlerinin etkin ve verimli kullanımı için yapılan öneriler[xxx] olarak değerlendirilmesidir. Ancak yerel yönetimlerin kanun yapma yetkisine sahip olmasını klasik üniter devlet içinde gerçekleştirilebilecek bir idari reform olarak değerlendirmek güç görünmektedir. Nitekim Parti’nin ortaya attığı öneri klasik üniter devletle federal devlet arasında ara formül[xxxi] olarak tanımlanabilecek bölgeli devlet modelini öngörmektedir. Bu yönüyle bu dava ayrı bir yerde durmakta ve farklılaşmaktadır.

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) ise devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği gerekçesiyle 13.3.2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmıştır[xxxii]. Bu davada Mahkeme, partinin HADEP’in faaliyet ve söylemlerinin terör örgütü PKK’nın faaliyet ve söylemleriyle aynı paralellerde olduğunu belirtmekte ve birçok olayda PKK yöneticileri ile HADEP yöneticilerinin aynı paralelde konuştuklarını aynı temayı işlediklerini söylemektedir. Bu davada Mahkeme, söylemle birlikte partinin faaliyetlerini de inceleme konusu yapmıştır.

 Yukarıda özetlenen davalardan bir kısmı daha sonra İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’ne (İHAM) de taşınmış ancak Anayasa Mahkemesi’nin ortaya koyduğu gerekçeler ve değerlendirmeler İHAM tarafından kabul görmemiştir. Çalışmanın ilerleyen bölümünde bu farklılıklara değinilecektir.

 

1.2.    Laik Devlet Refleksi

Türk Anayasal sisteminin dayandığı ikinci temel direğin laiklik ilkesi olduğu belirtilebilir. Anayasa Mahkemesi bugüne kadar verdiği değişik kararlarla laiklik ilkesine göndermelerde bulunmuş bu yöndeki kanunları iptal etmiş bu ilkeye aykırılık gösteren siyasi partileri kapatmıştır. Bu yönüyle laiklik Türkiye Cumhuriyeti açısından önemli bir değer olarak görülmektedir. Anayasal düzen içinde bu kavram Anayasa Mahkemesi’nce demokratik toplumun kurucu unsurlarından biri olarak görülür[xxxiii]. Laik cumhuriyetin gereklerinin ne olduğu konusunda Anayasa’da bir tanımlama yapılmamıştır. Ancak gerek Anayasa’da gerekse Anayasa Mahkemesi kararlarında kimi kurallara yer verilmiştir[xxxiv]. Öte yandan laikliğin 1961 ve 1982 Anayasaları dönemindeki yorumlarına bakıldığında Anayasa Mahkemesi içtihadında bir istikrarın olduğundan söz edilebilir.

Başörtüsü ile ilgili verdiği kararda[xxxv] Anayasa Mahkemesi laikliği, Atatürk ilkelerinin en önemlisi olarak saymış, laiklikle vicdan özgürlüğü birbirinden ayrı kurumlar olduğu halde, laikliğin vicdan özgürlüğünün elverişli ortamını ve güvencesini oluşturduğuna değinmiştir. 1971’de verdiği bir başka kararında[xxxvi] laiklik ilkesinin unsurları şöyle sıralanmıştır:

·               dinin, devlet işlerinde egemen ve etkili olmaması esasını benimseme,

·               dinin, bireylerin manevi hayatına ilişkin olan dini inanç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin, sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa güvencesi altına alma,

·               dinin, bireyin manevi hayatını aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla, sınırlamalar kabul etme,

·               dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini yasaklama,

·               devlete, kamu düzenini ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim yetkisi tanıma.

 Anayasa Mahkemesi’nin bu konuda altını çizdiği bir diğer nokta Türkiye’de laiklik ilkesinin uygulanmasının, kimi batılı ülkelerdeki laiklik uygulamalarından farklı olması üzerinedir[xxxvii]. Laiklik ilkesinin, her ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların laiklik anlayışına da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması Anayasa Mahkemesi’ne göre doğaldır.

 1982 Anayasası döneminde laiklik ilkesine aykırılıktan kapatılan ilk parti Huzur Partisi’dir[xxxviii]. Huzur Partisi programının 12. maddesinde; “Eğitim ve Öğretim Kurumları ile üniversitelerimizin bazı sosyalist ülkelerdeki gibi laik olması fikrine inanmıyor ve bunu benimsemiyoruz. Üniversiteler milli karakterin aynası olmalıdırlar. Bu manada din eğitimi ve öğretiminin üniversitelere de batıdaki örneklere uygun olarak tatbikine taraftarız[xxxix].” ibaresi yer almaktaydı. Parti Programı’nın 21. maddesinde ise “.... dini değerlere önem veren bir tedrisat sistemi getirilecektir[xl]” denilerek eğitimde laiklik ilkesinin tartışıldığı görülmektedir. Anayasa Mahkemesi verdiği kararında Huzur Partisi’nin programındaki metinlerin, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğine aykırı olduğunu belirtmiş ve laik devletin din öğretimi alanlarına karışmamasının söz konusu olamayacağını eğitimde laik devlet ilkesinin tanınmaması ve eğitimin bu ilke doğrultusunda yapılmamasının bu alanın cemaatlere terk etmesi sonucunu doğurabileceğine[xli] değinmiş ve Parti’nin kapatılmasına karar vermiştir.

Refah Partisi ise Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Ocak 1998 tarihinde kapatıldı[xlii]. Refah Partisi ‘Laik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemlerin odağı halinde geldiği için’ oyçokluğu ile kapatılmıştı. Refah Partisi davasında Anayasa Mahkemesi, Partinin, çok hukukluluk sistem, şeriat ve cihat konularında yaptığı konuşma ve eylemlerin Refah Partisi’ni laikliğe karşı eylemlerin odağı haline getirdiğini belirtmektedir. Mahkemeye göre:

“…hukukun din, mezhep ve etnik farklılıklara değil, çağdaş değerlere göre düzenlenmesi gerekir. Bireylerin inançları nedeniyle farklı hukuka bağlı olmalarına yol açacak, ‘çok hukukluluk’un dini ayrımcılığa neden olacağı, akıl ve çağdaş bilime dayalı laik düzeni sarsacağı açıktır. Böyle bir düşüncenin Anayasa ve Evrensel değerleri yansıtan İnsan Hakları Sözleşmeleri karşısında koruma görmesi olanaksızdır. Bu nedenle, Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın “çok hukuklu sistem”e ilişkin anlayışı egemen kılma yolundaki söz ve davranışları laiklik ilkesine aykırıdır[xliii]Cihat çağrıları ise Anayasa Mahkemesi’ne göre, laik düzenden yana olan vatandaşlar üzerinde kaygı ve korku yaratmakta, şeriat kurallarını egemen kılmaya yönelik bu davranışlar laikliğe aykırılık oluşturmaktadır. Mahkeme ayrıca Parti’nin bu yönde faaliyetlerini de örneklemekte ve amaç yanında somut eylemlerin varlığına değinmektedir.[xliv]

Fazilet Partisi[xlv] de benzer çizgide 1982 Anayasası döneminde Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan bir diğer partidir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde Fazilet Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği iddiasına ilişkin olarak Parti’nin türban yasağını eleştirmesi ve kaldırılacağını vaat etmesi bu yönde yurttaşları devlete karşı kışkırtmaları, toplantılar ve yürüyüşler düzenlemeleri gerekçe olarak kabul edilmiştir[xlvi]”. Parti listelerinden bir başörtülü milletvekilinin seçilmesi ve kimi partililerin Merve Kavakçı’ya manevi destek vermeleri Fazilet Partisi’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğinin başlıca kanıtları olarak gösterilmiştir. Mahkeme önemli bir oy potansiyeline sahip olması nedeniyle Parti’nin öngördüğü modeli uygulamaya koyma olanağı gözetildiğinde, bu durumun laik demokratik düzen için bir tehlike oluşturduğunu belirtmektedir. Mahkeme bu davada başörtüsü veya türban kullanarak bir dinin gereklerini açıkça sergileyebilme özgürlüğünün yasaklanmasında hukuka aykırılık bulunmadığını, bunun Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarıyla ortaya konulduğunu ancak buna rağmen Parti mensuplarının bu kararları göz ardı ederek başta TBMM olmak üzere çeşitli yer ve toplantılarda gerçekleştirdikleri eylem ve yaptıkları konuşmalarla halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiklerini belirtmiştir[xlvii].

 

2.        İHAM VE DEMOKRATİK TOPLUM DÜZENİNDE ÇOĞULCULUK

Anayasa Mahkemesi’nin yukarıda özetlenen parti kapatma davalarından bir kısmı bireysel başvuru yoluyla İHAM’ a taşınmıştır. Ancak her iki mahkeme, Laiklik ile ilgili olan Refah Partisi davası dışında çok farklı bir yaklaşım ortaya koymuşlardır. Bu yaklaşım farkı her iki yargı mekanının ‘demokratik toplum’u farklı okumalarından kaynaklanır. Nitekim İHAM’a göre İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS), temel hak ve özgürlükleri ortaklaşa güvence altına alan bir antlaşma[xlviii] olup Sözleşme ve demokrasi arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır. İHAM bunu iki şekilde gerekçelendirmektedir. İlk olarak temel hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi için etkili, siyasal, demokratik bir rejime gereksinim vardır. Diğer yandan Sözleşme’nin Giriş Bölümü’nde ifadesini bulan özgürlükler ve hukuka saygı temelinde bir araya gelmiş Avrupa devletleri ortak bir mirasa sahiptir ve Mahkeme bu ortak mirasta Sözleşme’ye ilişkin değerler gördüğünü belirtmiştir[xlix]. İHAM 1976 Handyside v. Birleşik Krallık davasında ‘demokratik toplum’un kurucu prensiplerini ‘çoğulculuk’, ‘hoşgörü’ ve ‘açık fikirlilik’ olarak tespit etmiş[l] daha sonraki birçok kararda da demokratik toplum’un bu üç unsuruna defalarca vurgu yapmıştır. İHAM, İHAS’ın 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğünü toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olarak değerlendirir. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya önemsiz görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplumun olamayacağı düşünülmektedir[li].

İHAM, Dernekler, sendikalar ve siyasal partiler gibi kurumları Sözleşme’nin 11. maddesinde yer alan örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alır. Ancak ifade özgürlüğüne ilişkin yukarıda özetlenen bakış açısı, örgütlenme özgürlüğüne ilişkin davalarda da korunur. İHAM siyasal partileri demokrasinin layıkıyla işlemesinde temel bir örgütlenme biçimi olarak görür. İHAM’ın 1998 yılında sonuçlandırdığı Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) davasında bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. İHAM , Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan TBKP’nin programı üzerinde yaptığı incelemede siyasal partilerin demokraside yerine ilişkin şu değerlendirmeleri yapar:

 “İktidara gelebilen yegane oluşumlar olarak siyasi partiler ülkelerindeki rejimi etkileme yeteneğine sahip olmaları, oynadıkları rolün gereğidir. Siyasi partiler siyasi alana müdahale eden diğer örgütlerden, seçmenlere sundukları toplumsal modellerle ve iktidarda bu önerileri uygulama yetenekleriyle ayrılırlar[lii]”.

Aynı davada Mahkeme, TBKP’nin tüzük ve programında yer alan Kürt sorununa ilişkin ifadelere ise şu şekilde yaklaşmaktadır:

“… demokrasinin başta gelen özelliklerinden birisi, bir ülkenin sorunlarını şiddete başvurmaksızın, diyalog yoluyla çözme imkanı tanımasıdır… demokrasi ifade özgürlüğüyle gelişir. Bir siyasi grubun, sırf toplumun bir kısmının durumunu açıkça tartışmak ve demokratik kurallara uygun biçimde herkese uygun çözümler bulmak amacıyla siyasal hayatta yer almayı istemesine engel olunması meşru görülemez[liii]

Sosyalist Parti kapatma davasına ilişkin yaptığı değerlendirmelerde de İHAM; bir siyasal partinin ülkenin içinde bulunduğu sorunları tartışabileceğini hatta alternatif siyasal modeller önerilebileceğini düşünmektedir. Mahkeme şu görüşleri dile getirir:

“… ifadeler incelendiğinde şiddet kullanımına, ayaklanmaya veya demokratik ilkeleri reddeden başka bir eyleme çağrı olarak kabul edilebilecek herhangi bir şey bulunamamıştır. Tam tersine önerilen siyasal reformun seçim sandığı ve referandum yoluyla demokratik kurallara uygun olarak gerçekleşmesi ihtiyacı vurgulanmıştır[liv].” “…bu tip bir programın Türk Devletinin mevcut prensipleri ve yapısı ile uyumlu olmaması demokrasi ile de çelişkili olduğu anlamına gelmez. Mevcut bir devletin yapısını sorgular nitelikte de olsa olsa farklı politik programların teklif edilmesi ve tartışılması, demokrasinin kendisine zarar vermemesi şartıyla demokrasinin özüdür[lv]”.

Benzer bir yaklaşım Halkın Emek Partisi’nin yaptığı başvuruda da[lvi] segilenmiştir. İHAM HEP’in ileri sürdüğü görüşlerin demokratik ilkelerin reddi anlamına gelmediğini belirlemektedir. İHAM’a göre bu türde söylemler terör eylemlerine destek olarak nitelenirse bu tür konuların demokratik ve siyasal kurumlar tarafından ele alınması ve tartışılması imkanı ortadan kalkar ve bunları savunmak Sözleşme’nin örgütlenme hakkına aykırı bir biçimde şiddet uygulayan grupların tekeline geçer[lvii]. Bu değerlendirmeyle Mahkeme, demokratik bir toplumda rahatsız edici bile olsa bir ülkenin sorunlarının demokratik kurumlar eliyle tartışılması gerektiğinin altını çizmektedir. Böylesi bir şiddet uygulayan grupların varlık nedeni de zayıflatılabilecektir.

Bu belirlemeler de ortaya koyuyor ki Anayasa Mahkemesi ile İHAM’ın politik alanın alternatif siyasal projelere açıklığı konusundaki yaklaşımı oldukça farlıdır. Anayasa Mahkemesi, çoğulculuk ilkesi yerine bütünlük ilkesini üzerinde dururken[lviii] bu yaklaşımı kendi tanımladığı demokratik toplum düzeninin merkezine yerleştirmektedir. Ancak Anayasa Mahkemesi bununla yetinmeyip bu konuya ilişkin tüm kararlarında İHAS’a göndermeler yapmış ve Mahkeme’nin kararlarını bu yönde de meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu yaklaşım anayasal bütünlük içinde öngörülen demokrasi anlayışının, İHAS çerçevesinde de kabul gördüğü varsayımından kaynaklanır. Oysaki anılan kararlarda bu yönde bir örtüşmenin varlığından söz etmek zor görünmektedir. Ancak laiklik ekseninde Refah Partisi davasında yapılan değerlendirmelerde Anayasa Mahkemesi’nin ve İHAM’ın çözümlemelerin oldukça benzediğini söylemek mümkün. Nitekim Refah Partisi davasında İHAM değerlendirmelerini Anayasa Mahkemesi kararı çerçevesinde yapmış ve partinin politik projesini çok hukukluluk, şeriat ve cihat ekseninde irdelemiştir. İHAM’ a göre çok hukuklu sistem, bireyler arası ilişkilerde dini temel alan ve herkesin dini inançlarına göre kategorize edileceği ve kişilere birey olmaktan ötürü değil bir dine mensup olmaktan dolayı hakların tanınacağı bir sistemi anlatmaktadır. Mahkeme’ye göre bu sistem iki nedenden dolayı Sözleşme ile bağdaşmaz:

“İlk olarak, böylesi toplumsal bir modelde kişiler tarafsız ve düzenleyici bir role sahip devletin değil dinin öngördüğü statik hukuk kurallarına uymak zorunda kalacaklardır. İkincisi bu model bireyler arasında ayrımcılığa neden olacak ve bireylere hukuksal olarak farklı işlemler yapılacaktır. Bu ise Sözleşme’nin ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesine aykırı olacak ve çeşitli din ve inançlar arasında hoşgörü ve barışa dayalı adil bir denge kurulamayacaktır”[lix].

Şeriat konusunda yapılan incelemede de İHAM Anayasa Mahkemesi’nin yaklaşımını benimsemektedir. Buna göre; dogma ve ilahi kuralları yansıtan şeriat, durağan ve değişmez bir nitelik arz etmektedir. Siyasal alanda çoğulculuk ve özgürlüklerin evrilmesi gibi ilkeler bu modelle bağdaşmaz. İHAM’a göre özellikle ceza hukuku, kadınların hukuki statüsü gibi konularda şeriat rejiminin insan haklarına ve demokrasiye saygılı olduğunu söylemek zordur[lx].

Cihat çağrıları konusunda ise İHAM, Parti’nin politik projesini hayata geçirmek için şiddet potansiyelini dışlamadığını belirtmektedir. Mahkeme’ye göre Parti liderleri, siyasi bir araç olarak güç ve şiddet kullanımını açıkça savunmasalar da bu yönde savunmalar yapan Parti üyelerinden kendilerini soyutlayan bir tavır geliştirmemişlerdir[lxi].

Bütün bunlar dikkate alındığında İHAM, Refah Partisi’nin yakaladığı politik fırsatı da dikkate alarak; Parti’nin çok hukuklu bir sistem temelinde, şeriata dayalı uzun dönemli bir politika ortaya çıkardığını ve bu projeyi hayata geçirirken de şiddete başvurma potansiyelini dışlamadığını belirtmektedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu ‘açık ve yakın tehlikeyi’ ortadan kaldırmak için Parti’ye yaptığı müdahale orantılı olarak görülmüştür[lxii].

Refah Partisi davasında İHAM, siyasal partilerin anayasal düzeni değiştirmesine ilişkin taleplerini iki şartla meşru görmektedir: “Siyasal partilerin bu amaç doğrultusunda kullandığı araçlar demokratik ve meşru olmalı; önerilen değişikliğin kendisi de demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmalıdır[lxiii].” İHAM Refah Partisi’nin politik projesini daha baştan demokrasi ile bağdaşmaz bulmakta ve partinin bu projeyi hayata geçirmek için şiddet kullanma ihtimalini de dışlamadığını ileri sürmektedir. Ayrıca Türkiye’de laiklik ilkesinin korunmasının önemli bir olgu olduğu da değerlendirmelerde dikkat çekmektedir.

 

 

Sonuç

Türk Anayasal ideolojisi kurguladığı yapıda siyasal partilere yalnızca resmi kuram çerçevesinde kaldığı sürece siyasal bir proje sunma imkanı tanımaktadır. Parti kapatma davalarındaki genel çizgi, üniter ve laik yapıya aykırı partilerin politik alandan dışlanması üzerinedir. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararlarını Avrupa pratiğiyle test etme imkanını ise İHAM kararları vermektedir. Bu kararlarda, demokrasi nosyonu çerçevesinde kalmak ve şiddet araçlarını kullanmamak kaydıyla alternatif siyasal projelerin savunulması demokratik toplumun çoğulcu yapısı içinde düşünülmektedir. Bunun sonucu olarak da İHAM pratiğinde amaç yasağından çok faaliyet yasağı ön plana çıkarılmaktadır. Oysa Anayasa Mahkemesi kimi kararlarıyla henüz faaliyete geçmemiş siyasal partileri de kapatmış ve amaç/niyet yasağı tekniğini uygulamıştır. Her iki yargı kolu yalnızca Refah Partisi davasında ortak bir yaklaşım sergilemişler ve Parti’nin projesini ve amacını daha baştan demokrasi ile bağdaşmaz bulmuşlardır. Bu dava özelinde İHAM da amaç yasağını ön plana çıkarmıştır.  İHAM’ın bu anlamda sorguladığı demokrasi katımı dışlayan, militan ya da mücadeleci bir demokrasi anlayışıdır. Ancak her iki yargı mekanı laikliğe aykırı bir siyasal model önerisinin demokrasi ile bağdaşmadığı noktasında ortak bir yaklaşım izlemektedir.

Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun 10-11 Aralık 1999 tarihinde 41. Kurul toplantısında hazırladığı “Siyasal Partilerin Yasaklanması, Kapatılması ve Benzeri Önlemler Hakkında Temel İlkeler” adlı rapor, Siyasal partilerin yasaklanması rejimi açısından dikkate alınabilir önerilere sahiptir. Rapor, demokratik bir toplumda şiddete teşvik etmediği sürece siyasal partilerin politik alanda görüşlerini özgürce dile getirebilmesi; yasaklamanın ise son çare olarak ele alınmasını önermektedir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin amaç yasağından faaliyet yasağı üzerine odaklanması da bu soruna katkı sağlayabilecek ve siyasal partiler demokratik hayatta işlevlerini daha özgürce yerine getirebilecektir. Bu ise siyaset ve şiddet arasındaki bağın koparılmasına katkıda bulunabilecektir.



[i] Alman Anayasa hukukçusu Karl Loewenstein, 1930’lu yıllarda yazdığı değişik makalelerinde, faşizmin, liberal demokrasi ve temel haklar üzerindeki yıkıcı etkilerinden söz etmiş ve demokrasilerin bunun için gerekli önlemleri alması gerektiği üzerinde durmuş ve ‘özgürlük düşmanları için özgürlük yoktur’ şeklinde formüle edilen militan demokrasi yaklaşımını ortaya atmıştı. Karl Loewenstein “Militant Democracy and Fundamental Rights”, (American Political Science Review) Aktaran: Paul Harvey, “Militant Democracy and The European Convention on Human Rights”, European Law Review, Vol. 29, 2004, s. 407.

[ii] Bakır Çağlar, Anayasanın Hukuku ve Anayasa’nın Yargıcı, Yenilenen Anayasa Kavramı Üzerine Düşünceler”, Anayasa Yargısı, Cilt 8, 1991 s. 14.

[iii] Ibid., s. 19.

[iv] Bakır Çağlar, “Avrupa Mekanında Yeni Kurumsallaşma: Hukuk ve Demokrasi”, Anayasa Yargısı, Cilt 9, 1992, s. 250.

[v] Bakır Çağlar, “Anayasa Yargısı ve Normatif Devreler Analizi”, Anayasa Yargısı, Cilt 6, 1989, s. 143

[vi] 2001 Anayasa değişikliğiyle “faaliyet” olarak değiştirilmiştir.

[vii] Bakır Çağlar “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi” Anayasa Yargısı, Cilt 7, 1990, s. 61.

[viii], Bülent Tanör, Necmi Yüzbaşıoğlu,: 1982 Anayasası’na Göre Türk Anayasa Hukuku (2001 Değişikliklerine Göre), Yapı Kredi Yayınları, Ekim 2002, s. 49.

[ix] Bakır Çağlar, “Avrupa Mekanında Yeni Kurumsallaşma”, s. 250.

[x] Bakır Çağlar, “Anayasa Yargısı ve Normatif Devreler” s. 144.

[xi] Ibid., s.143.

[xii] Ibid.,s. 144.

[xiii] Bakır Çağlar “ Anayasanın Hukuku ve Anayasanın Yargıcı”, s. 13.

[xiv] Bakır Çağlar, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi”, s. 96.

[xv] İbrahim Ö. Kaboğlu, “Türkiye’nin Demokratik Deneyimi: Birikimler ve Güçlükler”, Kopenhag Kriterleri Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nin Ortak Paydası mı?, Ed. İbrahim Ö. Kaboğlu, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, Yayın no: 1, 2001, s. 32.

 

[xvi] Bakır Çağlar, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi”, s. 62.

[xvii] Naz Çavuşoğlu, “Parti Yasaklaması Rejiminde Azınlıklar Problemi: Türk Anayasa Mahkemesi Kararları Üzerine Bir Not”, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, Sayı: 10, Ocak 1995, Prof. Dr. Mesut Önen’e Armağan, s. 36.

[xviii] Ibid., s. 40.

[xix]Esas Sayısı: 1991/2 Karar Sayısı: 1992/1 Karar Günü: 10.7.1992, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/SPK/K1992/K1992-01.htm,11.12.2007.

[xx] Esas Sayısı: 1992/1,Karar Sayısı: 1993/1 Karar Günü: 14.07.1993, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/SPK/K1993/K1993-01.htm,11.12.2007.

[xxi] Ibid.

[xxii] Ibid.

[xxiii] Ibid.

[xxiv] Esas Sayısı:.1990/1,Karar Sayısı, 1991/1, Resmi Gazete, 28.01.1992, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/SPK/K1991/K1991-01.htm,11.12.2007.

[xxv] Ibid.

[xxvi] E.1992/1, 1993/1, K.T.14.07.1993, AMKD, sayı 29/2 s. 1168 vd.

[xxvii] Ibid., s. 1168.

[xxviii] Esas Sayısı: 1997/2, Karar Sayısı: 1999/1 Karar Günü : 26.2.1999, AMKD, Sayı 37/ 2, Ankara 2002, s. 721 vd.

[xxix] Ibid.

[xxx] Ibid., s. 892.

[xxxi] Naz Çavuşoğlu, “Bölgeli Devlet’de Egemenlik / Yetki Paylaşımı”, (Çevrimiçi)

http://www.e-akademi.org/makaleler/ncavusoglu-1.htm, Haziran 2002.

[xxxii] Esas Sayısı : 1999/1, Karar Sayısı : 2003/1, Karar Günü: 13.3.2003, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/SPK/K2003/K2003-01.HTM,12.11.2007.

[xxxiii] Mustafa Koçak, Esin, Örücü, “Dissolution of Political Parties in The Name of Democracy: Cases from Turkey and The European Court of Human Rights”, European Public Law, Vol. 9, no. 3, September 2003, s. 407.

[xxxiv] Yılmaz Aliefendioğlu, “2001 Anayasa Değişikliklerinin Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlandırılmasında Getirdiği Yeni Boyut” Anayasa Yargısı, Cilt 19, 2002, s.146 vd.

[xxxv] Esas Sayısı: 1989/l, Karar Sayısı: 1989/12, Karar Günü: 7.3.1989, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/IPTALITIRAZ/K1989/K1989-12.htm,11.12.2007

[xxxvi] Esas Sayısı : 1970/53, Karar Sayısı: 1971/76, Karar günü : 21/10/1971, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/IPTALITIRAZ/K1971/K1971-76.HTM,02.03.2008.

[xxxvii] Ibid.

[xxxviii] Esas Sayısı : 1983/2 ,Karar Sayısı : 1983/2 Karar Günü : 25.10.1983, (Çevrimiçi) http://www.anayasa.gov.tr/eskisite/KARARLAR/SPK/K1983/K1983-02.htm,12.11.2007.

[xxxix] Ibid.

[xl] Ibid.

[xli] Ibid.

[xlii] Esas Sayısı:1997/1, (Siyasi Parti Kapatma), 1998/1, Karar Tarihi:16.01.1998, AMKD.,34/2.

[xliii] AMKD, 34/ 2, s. 1034.

[xliv] Ibid., s. 1054.

[xlv] Esas Sayısı: 1999/2 (Siyasi Parti Kapatma) Karar Sayısı : 2001/2 Karar Günü : 22.6.2001, AMKD 37/2, s.1003 vd.

[xlvi] Ibid.

[xlvii] Ibid., s.1501.

[xlviii] Loizidou v. Türkiye, (Ön İtirazlar), 23.03. 1995, Par. 75, (Çevrimiçi)

http://www.echr.coe.int/ECHR/EN/Header/Case-Law/HUDOC/HUDOC+database.

[xlix] Türkiye Birleşik Komünist Partisi v. Türkiye, 30.01.1998,Par.45 (Çevrimiçi) http://cmiskp.echr.coe.int/tkp197/view.asp?item=1&portal=hbkm&action=html&highlight=COMMUNIST%20%7C%20TURKEY&sessionid=57238155&skin=hudoc-en

[l]  Handyside v. Birleşik Krallık, 07.12.1976, (Çevrimiçi) http://cmiskp.echr.coe.int/tkp197/view.asp?item=1&portal=hbkm&action=html&highlight=handyside&sessionid=53738513&skin=hudoc-en.

 

[li] Handyside v. Birleşik Krallık, Par. 49.

[lii] Türkiye Birleşik Komünist Partisi v. Türkiye,  Par. 87.

[liii] Ibid., Par. 57.

[liv] Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye, 25.05.1998, Par.46 (Çevrimiçi) http://www.inhak-bb.adalet.gov.tr.

 

[lv] Ibid., Par. 47.

[lvi] Yazar, Karataş, Aksoy ve Halkın Emek Partisi (HEP) v. Türkiye, 09.04.2002, Çev. Abdullah Akkaya, Polis Akademisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Dergisi, Cilt 1, Sayı 2, Temmuz 2002

[lvii] Ibid., Par. 57.

[lviii] Sevtap Yokuş, “Türk Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Siyasi Partilere Yaklaşımı”, AÜHF, Cilt 50, sayı 4, 2001, s. 111.

[lix] Refah Partisi ve Diğerleri v. Türkiye( Büyük Daire Kararı), 13 Şubat 2003,Par. 119, (Çevrimiçi) http://cmiskp.echr.coe.int/tkp197/view.asp?item=2&portal=hbkm&action=html&highlight=refah&sessionid=12156839&skin=hudoc-en.

 

[lx] Ibid., Par. 123.

[lxi] Ibid., Par. 130-131.

[lxii] Ibid., Par. 132.

[lxiii] Ibid., Par. 46.