Kapat (x)

Değerli Yazarlarımız ve Ziyaretçilerimiz,

Ocak 1998 yılından bu yana Türkiye' nin İLK Hakemli İnternet Dergisi olan Mevzuat Dergisi yıllardır sayısız akademik araştırmaya ve makaleye yer vererek Türkiye' de bilimin gelişmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Takipçilerinin de bildiği gibi Mevzuat Dergisi bir süredir gayrifaal duruma düşmüş olup son sayısını Haziran 2013 tarihinde çıkartmıştır. Başar Mevzuat olarak yol açmış olduğumuz elektronik yayıncılık günümüzde ülkemizde önemli noktalara gelmiş olup Mevzuat Dergisi bu yönden misyonunu tamamlamıştır.

Mevzuat Dergisi 31.10.2017 tarihine kadar sadece dergi yazarlarımızın yazdıkları makalelerine erişebilmesi ve gerekli yedeklerini alabilmesi amacıyla yayında kalacak olup bu tarihten sonra yayın hayatını sonlandıracaktır.

Bu gune kadar bize gostermis oldugunuz ilgi icin tesekkur ederiz.

Mevzuat Dergisi - Iletisim: info@mevzuatdergisi.com

 

 YIL: 10

SAYI: 114

HAZİRAN   2007

 

 

önceki

yazdır

 

 

  Tülay TUĞCU

 

  

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI H. TÜLAY TUĞCU’NUN ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 5. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ TÖRENİNİ AÇIŞ KONUŞMASI


Sayın Cumhurbaşkanı, Değerli Konuklar ve Değerli Meslektaşlarım,

 

Anayasa Mahkememizin Kuruluşunun 45. yılını bugün sizlerle bir­likte kutlamanın onurunu yaşayarak içten duygularımla şükranla­rımı ve saygılarımı sunuyorum.

Yirminci yüzyılın en önemli siyasal gelişmelerinden birisi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra anayasal demokrasilerin ortaya çıkmasıdır.

Anayasalar, devletin başlıca organlarının yetki ve görevlerini tanımlayan, bu organların çalışma yöntemlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini ve bireyle­rin temel hak ve özgürlüklerini genel ilkeler çerçevesinde düzenleyen temel hukuk belgeleridir.

Yargılama fonksiyonunu yerine getiren organların varlığı, çok eski tarih­lere kadar uzanmakla birlikte, yasama organının işlemlerinin yargı deneti­mine tabi tutulması, yakın geçmişte ortaya çıkmıştır.

Türkiye’nin çok partili siyasal yaşama geçtiği 1945 sonrası bağımsız bir Anayasa Mahkemesi kurulması yolundaki artan teklifer, 1961 yılında kabul edilen Cumhuriyet tarihinin ikinci Anayasası ile hayata aktarılmıştır.

25 Nisan 1962 tarihinde resmen kurulan Türk Anayasa Mahkemesi, Avusturya, Almanya, İtalya ve İspanya’nın ardından Avrupa’nın öncüleri arasında yerini almıştır.

Türk Anayasa Mahkemesi, kurulduğundan bu yana insan hakları ve öz­gürlüklerinin koruyucusu, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin ve di­ğer Anayasal değerlerin savunucusu olmuş, Atatürk İlkeleri ışığında özveri ile görev yapmıştır ve yapmaya devam edecektir.

 

Anayasa Yargısı Sempozyumu’nun bu yılki konusunu “evrensel barış ve medeniyetler buluşmasında anayasa mahkemelerinin rolü” olarak belirledik. Bu konuyu seçmekteki amacımız, “medeniyetler çatışması” tezinin, küresel­leşen dünyada yarattığı yıkıcı ve yakıcı tehlikeye dikkat çekmek ve farklı me­deniyetler arasında çatışma yerine buluşmanın, savaş yerine barışın müm­kün ve gerekli olduğunu hatırlatmaktır. Bu yılki kuruluş törenlerine dört kıtadan Anayasa Mahkemesi veya anayasa yargısı görevini yürüten yüksek mahkemelerin başkan ve üyeleri ile uluslararası yargı kuruluşlarının başkan ve üyelerinin de katılması, bizim için büyük bir onur olmuştur. Ancak bu denli geniş katılımın bir başka nedeni de, anayasa yargısının asli konuların­dan olan insan hak ve özgürlüklerinin ulusal sınırları çoktan aşıp, küresel değerler birliği haline gelmiş olması beklentileridir. İki gün sürecek sempoz­yumda değerli katılımcıların, temel hak ve özgürlükler korunarak evrensel barışın nasıl sağlanabileceğine hizmet edecek yönde katkılarda bulunacak­larından hiç kuşkum yok.

 

İNSAN HAKLARI, ANAYASA MAHKEMELERİ ve GELECEK

İnsan hakları kavramının göreceli olarak belirsiz olduğunu söylemek mümkündür. Bununla birlikte, insanlık tarihi boyunca bilimsel ve felsefi dü­şüncede gerçekleşen gelişim sonucunda, tüm insanların, konumları ne olursa olsun, sadece insan olmalarından kaynaklanan dokunulamaz, vazgeçilemez ve devredilemez bazı haklara sahip oldukları ve bu haklardan herhangi bir ayırımcılığa maruz kalmadan yararlanmaları gerektiği, genelde kabul edilen bir fikirdir. İnsanlığın düşünsel gelişiminin tıpkı çocukluk, gençlik ve olgun­luk gibi çağlardan geçtiğini kabul edecek olursak, insan haklarının evren­sel düzeyde kabul edilmesi elbetteki olgunluk çağının bir ürünüdür. Ancak, çocukluk ve gençlikte kazanılan birikimlerin bu sonuç üzerinde doğrudan etkisi olduğunu da kabul etmek gerekmektedir. Mezopotamya, Çin, Hint, Latin Amerika, Mısır, Afrika ve Roma medeniyetlerinin, Konfüçyüs ve Buda öğretilerinin, semavi dinler olan Museviliğin, Hıristiyanlığın ve İslamiyetin insan haklarının ortaya çıkmasındaki ve gelişimindeki derin etkileri yadsına­maz. Dolayısıyla insan hakları, sadece bir kıtanın veya medeniyetin patentli ürünleri değil, insanlık ağacının ortak meyveleridir.

İkinci Dünya Savaşı öncesine kadar devletlerin vatandaşlarına nasıl dav­randıkları, devletlerin iç işi sayılmıştır. Bu anlayış İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra temelinden değişmiş ve insan hak ve özgürlüklerinin totaliter devletlerce ayaklar altına alınması, bu hakların evrensel düzeye taşınarak ko­runmasını gündeme getirmiştir. Tarihin en kanlı dönemi ve sayısız insanlık dışı muamelelerin yaşandığı zaman dilimlerinden birisi olarak kabul edilen yirminci yüzyılda, İkinci Dünya Savaşı sonrasında insan hakları kavramı­nın uluslararası hukuka girişi ve evrensel olarak korunması, şüphesiz bu za­man diliminde gerçekleşen en sevindirici gelişmelerden birisidir. Özellikle Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra insan hakları, küreselleşen dünyanın tek evrensel ideolojisi olarak kabul edilmeye başlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insan haklarının korunmasında ulusal, bölgesel ve evren­sel olarak üç koruma mekanizmasının ortaya çıktığı söylenebilir. Bu koruma mekanizmalarının şüphesiz ilk ve en önemli basamağı, ulusal mahkemeler ve özellikle anayasa mahkemeleridir. İnsan haklarının korunmasında ön saflar da yer alan anayasa mahkemeleri veya anayasal denetim yapan diğer mahke­meler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve diğer uluslararası mahkeme­lerin de bir çok kararında belirtildiği gibi, insan hakları ihlallerini önlemede ve tazmin etmede uluslararası mahkemelere nazaran daha iyi konumdadır­lar. Dolayısıyla, anayasa mahkemelerinin, diğer yüksek mahkemelerin ve ilk derece mahkemelerinin bu konumlarının sorumluluğunu hissederek görev yapma zorunluluğu vardır.

‘Ubi jus ibi remedium’ ‘nerede hukuk varsa, orada tazmin, yani çare var­dır’ özdeyişinin çağımıza yansıması olarak bireylerin, insan hakları ihlalleri nedeniyle hem ulusal hem de uluslararası planda devletleri şikayet ve dava edebilmeleri, insan hakları hukukunun bir zaferidir. Kazanılan bu zaferin kalıcı olması için, yapılan şikayetler sonunda verilecek kararlarda, başvuru­cuların gerek maddi kayıplarının gerekse diğer kayıplarının tazmin edilmesi yolunun açık tutulması ve bu kararların yerine getirilebilmesi için objektif bir infaz mekanizması gerekmektedir. Aksi takdirde, ulusal ve uluslararası insan hakları koruma mekanizmalarının, sahildeki kumlara yapılan kaleler gibi ilk gelen şiddetli dalgada erimesi kaçınılmaz olacaktır

Bu nedenle, sempozyumumuzun da konusu olan evrensel barış ideali­nin gerçekleşmesi için, öncelikle herkesin kendi evinin önünü temizlemesi gerekmektedir. Evlerinin önü temiz olmayan, bunun için çaba harcamayan insanların temiz bir sokağa sahip olma idealleri gerçekçi değildir.

Bu bağlamda kendi çabalarımızdan bahsederken, Türkiye’de insan hakla­rı alanında meydana gelen gelişmelere kısaca bir göz atmanın yerinde olaca­ğını düşünmekteyim.

 

TÜRKİYE’DE İNSAN HAKLARI

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve Birinci Ek Protokolü, Sözleşme’nin yürürlüğe girmesinden 6 ay sonra onaylamıştır. O zaman, Sözleşme’nin onayı Türk kamuoyunda fazla ilgi uyandırmamıştı ve basında da bu olaya fazla yer verilmemişti. Ancak, 1987’de, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuru hakkı tanınmasından sonra Sözleşme, ka­muoyunda daha fazla önemsenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargı yetkisinin kabul edilmesinden kısa bir süre sonra Sözleşme, sosyal ve siyasal yaşamımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Demokrasiyi güçlendirme, hukuk devletini pekiştirme, temel hak ve öz­gürlüklere saygı gösterilmesini sağlama, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Strazburg Mahkemesinin içtihatları ve Avrupa Birliği müktesebatıyla uyumlaştırma amacıyla, Türkiye, mevzuatını son yıllarda tamamen gözden geçirmiştir. Şimdiye kadar, dokuz reform paketi ve iki önemli Anayasa deği­şikliği kabul edilmiştir.

Türkiye, Birleşmiş Milletlerin ve Avrupa Konseyi’nin tüm temel insan hakları sözleşmelerine taraf haline gelmiştir.

Bu konuda son olarak, yakın zamanda meydana gelen ve çok önem­li bir gelişmeyi duyurmak istiyorum. Anayasa Mahkemesi, ilk kez 2 Mart 2007 tarihinde, siyasi parti kapatma davalarında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği ihlal kararlarının, yargılamanın yenilenmesi nedeni olduğuna karar vererek, bu yönde yapılan başvuruları kabul etmiştir. Yeni­den inceleme sonunda Mahkeme’nin ne yönde karar vereceği henüz bilin­memekle beraber, verilen kararın bir dönüm noktası olduğu açıktır.

 

İNSAN HAKLARI ve TERÖRİZMLE MÜCADELE İKİLEMİ

Türkiye, son 30 yılda 30.000’e yakın vatandaşını teröre kurban verdiği halde, terörle mücadelede, otorite ile özgürlükler dengesini en iyi koruyan ülkelerden birisi olmuştur. Türkiye’yi, terörle mücadelesindeki bazı tutum­larından dolayı eleştiren yabancı dostlarımızın fıkirlerini, ifade özgürlüğü sınırları içinde saygıyla karşılamakla birlikte, önemli bir noktayı hatırlatmak isterim. Türkiye’yi eleştiren dostlarımızın ülkelerinde Türkiye’nin karşılaştığı boyutlarda bir terör tehdidi bulunmamaktadır. Bu nedenle, yakın tarihte Türkiye’nin yaşadığı zorlukları anlatma şansımız pek olmamıştır.

Buna karşın, ne yazıkki son yıllarda yaşanan bazı uluslararası terör eylem­lerinden sonra, insanlığın son üç asırda edindiği özgürlüklerden, bazı ülkele­rin bir çırpıda vazgeçtiğini görmek, Türk toplumunu şaşırtmıştır. Bu anlam­da, dünyadaki diğer mahkemelere nazaran, Türk Anayasa Mahkemesi’nin terörle mücadeleyle ilgili ve yıllar önce oluşturulan ayrıntılı içtihatlarıyla ve derin tecrübesiyle hukuk aleminin hizmetinde olduğunu belirtmek isterim.

Bugün kavramların birbirine karıştırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Kanlı savaşların barış adına, koyu diktatörlüklerin demokrasi adına, baskıcı politikaların özgürlük adına, insanlık dışı işkence ve kötü muamelelerin de insanlık adına haklılaştırılmaya çalışıldığına tanık oluyoruz. Böyle olunca da insan hakları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi çağdaş medeniye­tin olmazsa olmaz değerlerinin inandırıcılığını kaybettiklerini ve telafsi güç bir erozyona uğradıklarını görüyoruz. Gerçekte hepimiz, insanlığın vicdan mahkemesinde yargılanıyoruz. Bu yargılamadan başarıyla çıkmak istiyorsak ve ikinci milenyumun ilk asrının “terör çağı” olarak anılmasını istemiyorsak, olası bir medeniyetler savaşı çılgınlığına fırsat vermemek için elimizden ge­leni yapmak zorundayız.

Diğer yandan, ülkeler arasındaki sınırları önemli ölçüde etkisizleştiren, mekan ve zaman farklılıklarını anlamsızlaştıran, küreselleşme olgusu, sa­vaş ve çatışma gibi olumsuz değerlerin yerine, barış, uzlaşma, çoğulculuk ve hoşgörü gibi olumlu değerlerin hakim olmasını da sağlayabilir. Barışçıl değerlerin dünyaya yayılması bakımından küreselleşme, inanılmaz imkan ve fırsatlar sunmaktadır. Bütün maharet, bu imkan ve fırsatları doğru yönde kullanabilmektedir.

Tüm olumsuzluklara karşın, insan haklarına ilişkin konularda yüzyıllar boyunca kazanılmış haklardan, bu hakları korumakla görevli ve yetkili mah­kemelerimizin oluşturacağı ortak değerler nedeniyle geriye dönüş olmayaca­ğını, 21. yüzyılda insan haklarının öneminin daha da artacağını ümit etmek istiyorum.

 

AVRUPA BİRLİĞİ ve TÜRKİYE

Avrupa ile entegre olma, Tanzimat Fermanı esas alınırsa, Türkiye’nin 150 yıllık projesidir. Avrupa Birliği’ne tam üyelik de, bu projenin önemli ayaklarından birisidir.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti, 3 Ekim 2005 tarihinden itibaren Avrupa Birliği ile müzakere (katılım) sürecine başlamış olan bir ülkedir. Belirtilen tarihten bu yana geçen süre zarfında Türk hukukunun Avrupa Birliği müktesebatına uyumunu sağlamaya yönelik tarama süreci çalışmaları yapılmıştır. Otuzbeş fasılda devam eden söz konusu tarama süreci, 2006 yılının Ekim ayı itibariyle sona ermiştir. 17 Nisan 2007 tarihinde 2007-2013 yılları için “Türkiye’nin Avrupa Birliği Müktesebatına Uyum Prog­ramı” açıklanmıştır. Şu anda ise Avrupa Birliği ile müzakere süreci devam etmektedir. Bu vesileyle şu hususa değinmeliyim ki, her ülkenin bölgesel ve küresel entegrasyonlar içinde yer almaya çalıştığı bir dönemde, Türk hu­kukçuların Avrupa Birliği sürecine ve bu sürecin gereklerine ilgisiz kalması düşünülemez. Ta m aksine, bu sürecin yakından takipçisi olmak, ulusal mev­zuatımızı bu doğrultuda yeniden gözden geçirmek, hakimlerimizi ve diğer hukukçularımızı bu sürecin sonuçlarına hazırlamak zorunda olduğumuzu ifade etmek isterim.

Avrupa Birliği’ne entegrasyonun kanaatimce üç boyutu vardır: Bunlar­dan birincisi ekonomik ve toplumsal boyuttur: Türkiye’nin ticaret ve turizm hacminin yarıdan fazlasını Avrupa Birliği ülkeleri ile olan ilişkileri belirle­mektedir. Avrupa Birliği’ne tam üye olarak girelim veya girmeyelim, Avrupa bizim kültürümüzün bir parçasıdır ve öyle kalmaya devam edecektir. Avru­pa için de durum farklı değildir. Avrupa’nın değişik ülkelerinde yaşayan, sa­yıları bir çok Avrupa devletinin nüfusundan fazla olan ve birçoğu yaşadıkları devletlerin vatandaşı olmuş milyonlarca insanımız vardır. Aynı şekilde, son yıllarda Türkiye’de, örneğin Alman, İngiliz ve Kuzey Avrupalı dostlarımızla birlikte yaşadığımız yerleşim yerleri oluşmuştur.

Avrupa Birliği’ne entegrasyonun ikinci boyutu olan hukuki boyuta ge­lince; yukarıda kısaca anlattığım gibi, Avrupa’daki uluslararası kuruluşların birçoğunda kurucu üye olan Türkiye, Avrupa Birliği müktesebatını iç hu­kukuna aktarmak için, son 15 yılda başka hiçbir Avrupa ülkesinin gerçek­leştirmediği büyük hukuk reformlarına girişmiş ve başarıyla çıkmıştır. Uy­gulamada henüz aksayan bazı noktalar olsa da, tatmin edici bir standardın yakalandığına ve yakın gelecekte yüksek mahkemeler içtihatlarının yerleşmesiyle daha da netleşeceğine inanıyorum. Dolayısıyla, günlük yaşamda ve mevzuatımızda adı konulmamış olsa da göreceli bir entegrasyonun gerçek­leştiğini düşünüyorum.

Entegrasyonun siyasi boyutu ise henüz devam etmektedir. Gerek AB üyesi devletler gerekse AB kurumları, uzun sürmemesi gereken bir müzake­re süreci sonunda bir karar verdiklerinde, bu aşama da tamamlanacaktır.

Türkiye’nin coğrafı konumunu ve kültürel farklılığını öne sürerek bir Avrupa devleti olup olmadığını tartışanların, gerçekçi olmadıkları kanaatin­deyim. Zira, bu topraklar, hem Doğu Roma, Bizans, Selçuklular hem de Osmanlılar zamanında son 1500 yıldır sadece Avrupa’nın değil, dünyanın birkaç merkezinden birisi olmuştur. Örneğin, bugün varolan pek çok baş­kent daha kurulmamışken, Avrupa’nın merkezi, yüzyıllar boyu İstanbul’du. O yüzden, bu tür tartışmaların Türkiye’nin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığını ve Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren kamuoyunda bazı tereddütlere neden olması dışında herhangi bir faydasının olmadığını düşü­nüyorum. Bu nedenle kutuplaşmalar yerine ortak akıl etrafında birleşmeleri destekleyecek girişimlerde bulunmak, Avrupalı dostlarımız için tarihsel bir sorumluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Kültürel farklılığımıza gelince. Anadolu insanları olarak biz hep farklı­lıklarımızın zenginliğimiz olduğunu düşünmüşüzdür. Yüzyıllardır duvarları birbirine bitişik havra, kilise ve camilerde dua eden ve barış içinde yaşayan insanları sadece Türkiye’de bulabilirsiniz.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin şimdiki üyeler açısından elbette bir bedeli vardır. Ancak Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında bırakılmasının, Birlik açısından daha büyük bir bedeli olacağını düşünüyorum. Zira, arka­daşınızı ortak yapmazsanız, rakip yapmış olursunuz.

 

İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMELERİNİN TÜRK HUKUK SİSTEMİNDEKİ YERİ

Uluslararası sözleşmelerin Türk hukuk sistemindeki yeri ile ilgili olarak, Anayasa’nın 90. maddesinin dördüncü fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar, kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.” denil­miştir.

Neredeyse 40 yıldan beri uluslararası antlaşmaların ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, özellikle de “kanun hükmünde olma” ibaresinin be­lirsizliği ile ilgili olarak pek çok tartışmalar yapılmıştır.

2004 Mayısında yapılan Anayasa değişiklikliği ile, Anayasa’nın 90. mad­desine bir fıkra eklenmiştir. Bu kurala göre;

“Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içerme­si nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”

Bu hüküm sayesinde, insan hakları sözleşmelerinin konumu üzerine yapılan tartışmalara nokta konulmuştur. Genel yargı yetkisine sahip mah­kemeler, karar verirken Sözleşme kurallarına dayanmak zorundadırlar. Yargıtay’ın ve Danıştay’ın son kararları, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve insan hakları konusundaki diğer antlaşma kurallarının doğrudan uygulana­bilirliğini ortaya koymaktadır.

Ulusal yasalarla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer insan hakları antlaşmaları arasında çatışma çıkması durumunda ve konunun kendisine intikal ettirilmesi halinde Anayasa Mahkemesi, mahkemelerden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer insan hakları antlaşma hükümlerinin iç hukuka nazaran öncelikle uygulanmasını bekleyebilir.

Bu noktada, Mahkememizin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Strazburg Mahkemesi içtihatlarına yer veren kararlarından kısaca bahsetmek is­tiyorum.

Türk Anayasası, Devletin, temel hakları Anayasaya uygun olarak tanı­masını ve korumasını benimsediğinden ve bu temel haklar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne koşut olduğundan, Anayasa Mahkemesi de doğal olarak temel hakları, kendi Anayasası gereğince tanımakta ve korumaktadır. Ancak gerekli görülen hallerde Mahkememiz, kurulduğu günden bu yana uluslararası sözleşmelere ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına da göndermede bulunmaktadır. Bu atıfar temelde kadın-erkek eşitliği, adil yargılanma hakkı, mülkiyet hakkı ve ifade özgürlüğü ile ilgilidir.

 

EVRENSEL BARIŞ ve MEDENİYETLERİN BULUŞMA ZORUNLULUĞU

Sayın Cumhurbaşkanım,

Birazdan başlayacak olan uluslararası sempozyumun temasıyla ilgili ola­rak da bazı hususlara değinmek istiyorum. Günümüzde uluslararası toplu­mun ulaştığı gelişmişlik düzeyi, uluslararası ilişkilerin yoğunluğu, işbölümü ve uluslararası örgütlerin çokluğu, iletişim araçlarındaki baş döndürücü ge­lişme nazara alındığında, bugün hiçbir devletin uluslararası işbirliğine gir­meksizin, tek başına ve dışa kapalı olarak yaşaması mümkün değildir. Ancak işbirliği, kelimenin gramer kökünün de ifade ettiği gibi, beraber çalışmayı ve buluşmayı gerektirmektedir. “Tanımadığınızı sevemezsiniz”. Birbirimizi sevmek için birbirimizi tanımak zorundayız. İşbirliği için her medeniyetin, kıtanın, ülkenin diğerlerini önyargısız bir şekilde tanıması gerekmektedir. Dünyanın ortak bir yaşam alanı haline geldiği günümüzde, birbirimizi tanı­manın çok daha kolay olduğunu fark ediyoruz. Şu anda bu salonda dünyanın en doğusundan en batısına, en kuzeyinden en güneyine binlerce kilometre öteden gelen meslektaşlarımızın bulunması bunun kanıtıdır. Zaman, mekan ve iletişim bakımından insanların birbirine bu kadar yakın hale gelmelerine rağmen, aralarında ruhsal ve kültürel anlamda uzaklık varsa bu üzücüdür.

Siyaset teorisinin tartışma alanlarından biri olan “farklılıkların bir arada yaşatılması”, çağdaş demokrasilerin öncelikli sorunlarından biridir. Aslında medeniyetler çatışması tezinin kabul görmesi, ulusal ve uluslararası ölçekte farklılıklarını biraradalığını sağlayacak etkili politikaların geliştirilememe-sinden kaynaklanmaktadır. Burada biri devlete, diğeri topluma bakan iki sorun vardır. Çoğulculuğun sürdürülebilmesi, devletlerin değişik toplum­lardaki farklı inanç, düşünce ve yaşam biçimleri karşısında tarafsız kalmasını gerektirmektedir.

Farklılıkların bir arada bulunmasını sağlamada toplumdan kaynaklanan zorluk ise hoşgörü açığıdır. Hoşgörü, en geniş anlamda, bizim gibi olmaya­nın farklılığını kabul etmektir. Bizim gibi olmayı istememek, özgür ve çoğul­cu bir toplumun ön koşuludur.

Geçmiş asırlarda batı’da bilim temeline, doğu’da ise manevi değerlere dayanan büyük medeniyetler doğmuştur. Bu medeniyetlerin birbirini fark etmek istememeleri sonucu, son yüzyılda dünyamız, on milyonlarca insanın hayatına mal olan savaşlara, çatışmalara, insan haklarının ağır ihlallerine, adaletsizliklere, ırk ve renk ayırımcılığına sahne olmuştur. 45. Kuruluş Yıl­dönümü Sempozyumu’nun temalarından birisi olan medeniyetler buluşma­sından bizim anladığımız, medeniyetlerin, birbirini asimile etme veya yutma çabasına girmeden, birlikte yaşamanın, anlamlı bir bütün ve ortak insani değerler oluşturacak yollarını aramalarıdır.

Konuşmamın son kısmında Türkiye’de gündemde olan bazı konulara da değinmek istiyorum.

Yargıyı ilgilendiren her konuşmada yargının sorunlarını dile getirmek mutad olmuştur. Ancak yıllardır söylenenlerde pek bir değişiklik bulunma­dığından ben burada bu sorunları teker teker saymayacağım. Aslında yar­gının sorunlarının sadece yargının değil, hukuk devleti anlayışının ve yargı bağımsızlığının sorunu olduğunun, kamuoyu ve siyasi iktidarlar tarafından algılanıp giderilmesi için çaba gösterilmediği sürece daha bir çok kez konuş­mak zorunda kalacağımızı düşünüyorum.

Ancak geçen Temmuz ayında hakim ve savcıların özlük haklarına ilişkin olarak ve anayasanın öngördüğü biçimde yapılan düzenlemenin uzun süre­dir beklenilen olumlu bir adım olduğunu ifade etmek isterim.

Anayasa Mahkemesi açısından olumlu bir olay da Cumhuriyet tarihi­mizde ilk defa Anayasa Mahkemesi için yapılacak bir binanın temelinin 29 Ekim 2006’da atılmış olmasıdır. Ankara’nın yeni gelişen semtlerinden Ahlatlıbel’de PTT’den satın alınan arsa üzerinde yapımı devam eden inşaa­tın 2008 yılı sonunda bitmesi beklenmektedir.

Bu yıl içerisinde Türkiye’de önce Mayıs ayında Cumhurbaşkanlığı seçi­mi, birkaç ay sonrada milletvekilliği genel seçimleri yapılacaktır. Bu aşama­da, ifade özgürlüğünün özel bir görünümü olan seçimlere değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum.

Demokrasilerde, farklı fakirlerin özgürce ortaya konulabilmesine olanak sağlanması gerekir. Çünkü etkin demokrasilerde demokratik temsilciler ile ulus arasındaki demokratik iletişim kanallarının açık tutulması, düşünceyi ifade öz­gürlüğü ile sağlanabilir. Bunun sonucu olarak idare edilenler, çeşitli yollarla dü­şüncelerini açıkladıkları gibi, idare edenler de olumlu ya da olumsuz tepkiler karşısında öz eleştiri yapma fırsatı bularak demokrasilerde en çok gereksinim duyulan uzlaşma kültürüne katkıda bulunabilirler. Bu bakımdan farklı düşün­celerin ifade edilmesi kaçınılmaz, hatta demokratik gelişme için faydalıdır.

Düşünce özgürlüğünün, bireyin entelektüel gelişiminin olduğu kadar de­mokratik toplum ve siyasal yaşamın varlık nedeni olduğunu kabul etmek zo­runludur. Tüm çağdaş demokratik anayasalarda olduğu gibi, insan onurunu korumayı siyasi işleyişin temel ereği olarak kabul eden ve böyle yorumlanması­nı zorunlu bulan Anayasamızda da düşünce özgürlüğü, bir temel değer olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.

Bu nedenle kişiler, toplumsal, siyasal, ekonomik, ahlaki ya da dinsel olgular ve işlemler karşısında kendi öznel değerlendirmelerine dayalı olarak görüşlerini açıklayıp, eleştirilerini dile getirebilmelidirler. Bu görüş ve eleştirilerinin huku­kun korumasından yararlanması sağlanmalıdır. Bununla birlikte demokrasinin belli ölçülerde uzlaşmayı ve diyaloğu gerekli kıldığını da unutmamalıyız.

Çoğulcu demokrasinin temeli, ifade özgürlüğüdür. Bu özgürlük, demokra­silerde, ülkenin en sıkıcı ve karmaşık sorunlarını bile şiddete başvurmaksızın diyalog yoluyla çözümleme imkânını sunmaktadır. Bu imkânın iyi kullanılması durumunda farklılıkların bir arada yaşatılması ve sorunların barışçıl yollarla halledilmesi kolaylaşacaktır.

Descartes’in “düşünüyorum, o halde varım” sözü ile insani varoluşun oda­ğına oturttuğu düşünme fili, özgürlüğü gerektirmektedir. İnsan, düşündüğü ve düşündüğünü serbestçe ifade edebildiği ölçüde kendini gerçekleştirebilecektir. Bu nedenle, devletlere ve hukuk düzenlerine düşen görev, herkesin kendi dü­şüncesini geliştirebileceği ve başkalarıyla paylaşabileceği serbest bir ortamın yaratılması ve sürdürülmesidir.

İfade özgürlüğünün korunması noktasında devletin biri negatif, diğeri po­zitif olmak üzere iki tür yükümlülüğü vardır. Negatif yükümlülük, devletin ifade özgürlüğünü KEYFİ şekilde sınırlayıcı davranışlardan kaçınmasını, pozitif yükümlülük ise devletin özgürlüğün kullanılmasının önündeki engelleri kaldı­rılmasını ifade etmektedir. Nitekim, Anayasamızın 5. maddesine göre Devletin temel amaç ve görevlerinden biri, “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartlara hazırlamaya çalışmaktır”.

Bu bağlamda, Devletin, yasama, yürütme ve yargı organlarının diğer temel haklarla birlikte ifade özgürlüğünün etkili bir şekilde korunması için gerekli adımları atması, anayasal bir yükümlülüktür. Burada özellikle yargıya önem­li görevler düşmektedir. Varlık nedeni bireyin hak ve özgürlüklerini korumak olan yargı organlarının, ifade özgürlüğünün alanını daraltıcı değil genişletici yönde kararlar vermesi, bazı toplumsal ve siyasal sorunların diyalogla çözüm­lenmesine önemli bir katkı sağlayacaktır.

Anayasal demokrasilerde hukukun üstünlüğü ilkesi esastır. Buna göre, ka­musal görev ve yetkilerin kaynağı anayasa ve diğer yazılı hukuk kurallarıdır. Böylece tüm devlet organlarının görev ve yetkileri belirlenmekte ve bu organlar hukukla sınırlandırılmış olmaktadır. Ülkemizde yapılacak seçimlerin de bu te­mel ilkeler çerçevesinde gerçekleşeceği ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı millet iradesinin mutlak üstünlüğünü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu, laik ve sosyal hukuk devletini gerçekleştirecek parlamentonun da buna göre oluşacağı inancını taşıyorum.

Bu nedenle seçimlerin öncelikle ifade özgürlüğünün ve bu özgürlüğün somut kullanım biçimleri olan diğer kimi özgürlüklerin genel kabul gören standartlar çerçevesinde kullanılabildiği bir ortamda, genel ve eşit oy ilke­lerine dayalı olarak, çoğulculuğa ve rekabete açık bir düzende yapılması zorunludur. Yönetilenlerin, kendilerine sunulan farklı siyasal programlar arasında tercihde bulunabilmeleri ve siyasal kadroları değerlendirmeye tabi tutabilmeleri, demokratik bir devlet düzeninin olmazsa olmaz koşuludur. Diğer taraftan demokratik kamuoyu oluşumu, seçimlerde ortaya çıkan siya­sal iradenin, ulusun iradesine de uygunluğu koşuluna bağlıdır. Parlamento ne kadar çok seçmeni ve görüşü temsil ederse demokrasi o kadar güçlenir. Bu nedenle yapılacak seçimlerde seçmen katılımının üst düzeyde olmasını demokrasimiz adına önemle temenni etmekteyim.

Ancak, temsil gücü ne olursa olsun Parlamento çoğunluğunun sınırlan­dırılması gereksinimi de açıktır. Parlamenter rejimlerde çoğunluğun iktida­rını sınırlayan en etkin unsurlar anayasa yargısı, bağımsız yargı, muhale­fetteki siyasi partiler, güvenceli temel hak ve hürriyetler rejimi ve anayasal rejimi özümsemiş güçlü sivil toplum örgütleridir. Böyle bir yapı, çoğunluğun iradesi ile hukuk devleti ilkelerini dengeler. Bu temel unsurların güçlendiril­mesinin karşılaşılan bir çok soruna çözüm getireceğini umuyorum.

 

Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,

Uzun yıllardır sürdürdüğüm hâkimlik mesleğinden ve yerine getirmek­ten büyük onur duyduğum Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Baş­kanlığı görevinden birkaç ay sonra emekliye ayrılacağım. Bunca yıllık hukuk yaşamımın sonunda tekrar ifade etmek isterim ki işbirliği, karşılıklı anlayış ve sevgi, evrensel barışın mayası ve olmazsa olmaz koşuludur. Geleceğin dünyasında yaşanacak değişimler ne olursa olsun, batıdaki ve doğudaki bazı kötümser fütürologların ve kimi siyaset bilimcilerin beklentilerinin aksine, karşılıklı anlayış ve işbirliğine dayanan bir dünya özlemi, salt bir ütopyadan ibaret olmamalıdır.

Kuruluş yıldönümü toplantımıza katılarak beni dinlemek lûtfunda bu­lunan tüm konuklara tekrar en iyi dileklerimi ve saygılarımı sunuyorum.

 

KAYNAKÇA