Kapat (x)

Değerli Yazarlarımız ve Ziyaretçilerimiz,

Ocak 1998 yılından bu yana Türkiye' nin İLK Hakemli İnternet Dergisi olan Mevzuat Dergisi yıllardır sayısız akademik araştırmaya ve makaleye yer vererek Türkiye' de bilimin gelişmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Takipçilerinin de bildiği gibi Mevzuat Dergisi bir süredir gayrifaal duruma düşmüş olup son sayısını Haziran 2013 tarihinde çıkartmıştır. Başar Mevzuat olarak yol açmış olduğumuz elektronik yayıncılık günümüzde ülkemizde önemli noktalara gelmiş olup Mevzuat Dergisi bu yönden misyonunu tamamlamıştır.

Mevzuat Dergisi 31.10.2017 tarihine kadar sadece dergi yazarlarımızın yazdıkları makalelerine erişebilmesi ve gerekli yedeklerini alabilmesi amacıyla yayında kalacak olup bu tarihten sonra yayın hayatını sonlandıracaktır.

Bu gune kadar bize gostermis oldugunuz ilgi icin tesekkur ederiz.

Mevzuat Dergisi - Iletisim: info@mevzuatdergisi.com

 

 YIL: 10

SAYI: 114

HAZİRAN   2007

 

 

önceki

yazdır

 

 

  Sumru Çörtoğlu  

 

  

DANIŞTAY KURULUŞ YILDÖNÜMÜ SUMRU ÇÖRTOĞLU KONUŞMASI


Sayın Cumhurbaşkanım,

Değerli Konuklar,

Sevgili Meslektaşlarım;

Kurulduğu 1868 yılından itibaren verdiği karar ve görüşlerle Türkiye’de hukuk devleti ilkesinin yaşama geçirilmesi, idare hukuku, vergi hukuku ve idari yargılama usulü hukukunun gelişmesi için eşsiz bir çaba sarfeden, Cumhuriyet öncesine uzanan tarihi ile ülkemizin en köklü kurumlarından biri olan Danıştayımızın kuruluşunun 139’uncu Yıldönümü ve İdari Yargı Günü olarak kutladığımız bu anlamlı günde, siz değerli konuklarımızla birlikte olmaktan duyduğumuz mutluluğu belirtirken, Şahsım, Danıştay ve idari yargı mensupları adına sizlere saygılarımı sunuyorum.

Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük devlet adamı Ulu Önder Atatürk’ü ve bu süreçte birlikte olduğu arkadaşlarını huzurlarınızda bir kez daha saygı ve minnetle anıyorum.

  

Güç şartlara ve her türlü imkansızlıklara rağmen adaletin gerçekleşmesinde, hukukun üstünlüğünün sağlanmasında, Cumhuriyetin temel ilkelerinin ve Devletin bölünmez bütünlüğünün korunmasında özverili ve başarılı hizmetler veren idari yargı mensuplarımıza takdir ve teşekkürlerimi sunmayı, yerine getirilmesi gereken bir görev addediyorum.

Yasal çalışma sürelerini tamamlayan değerli mensuplarımıza sağlık ve mutluluk dileklerimi sunuyor, idari yargıya yaptıkları onurlu ve başarılı hizmetlerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyorum. Ebediyete intikal eden mensuplarımızı da rahmet ve saygı ile anıyorum.

 

DANIŞTAYA SALDIRI

Konuşmama, 17 Mayıs 2006 tarihinde yaşadığımız üzücü olaydan söz ederek başlamak istiyorum. Ülkemizin ve Cumhuriyetimizin en önemli kurumlarından biri olan Danıştayımıza, Türk Milleti adına yargılama görevini yerine getirdiği sırada menfur bir saldırıda bulunulmuştur.

  

İnsanlık tarihinde kara bir leke olarak anılacak olan bu saldırı, münferit bir olay olmayıp, başta laik devlet düzeni olmak üzere, Cumhuriyeti, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, yargı ve yargıç bağımsızlığını hedef almıştır.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez, bir yüksek mahkemeye bu düzeyde saldırıda bulunulmuştur. Mesai saatleri içinde, İkinci Dairemizin toplantı odasına kadar girilmek suretiyle, mensuplarımıza saldırılmasında, cesaretin ve gücün nereden alındığı, ayrıca, üzerinde durulması gereken konuların başında gelmektedir.

10 Mayıs 2006 tarihinde Danıştayın 138’inci Kuruluş Yıldönümü Töreninde yaptığım konuşmada; kimi kararlara karşı duyulan memnuniyetsizliğin, eleştiri ve yorum sınırlarını aştığı, yargı mensuplarını yıpratma, hatta, hedef gösterme girişimlerine dönüştürüldüğü belirtilerek, tehlikenin varlığına işaret edilmiş, haber, yorum ve değerlendirmelerde dikkatli olunması ve yargıya sahip çıkılması gerektiği hususu, açık ve net bir şekilde ortaya konulmuş idi.

  

Maalesef, üzerinde önemle durduğumuz hususlar, devlet adına yetki kullanan makamlarca önemsenmemiş, kuruluş yıldönümlerinde aynı açıklamaların hep dinlenildiği ifade edilerek, tehlikenin varlığı, göz ardı edilmiştir.

Türkiye’de tehdit düzeyinde irtica yok denilerek bu durumun hafife alınması, kimi yayın organlarının sorumsuz beyan ve yönlendirmeleri, bazı çevreleri cesaretlendirmiş ve ülkemizde pek çok kanlı eylemin yaşanmasına sebebiyet verilmiştir.

Koruyucu ve önleyici güvenlik tedbirlerini almakla görevli olan ve her türlü bilgi ve istihbaratı elinde bulunduran emniyet ve diğer güvenlik birimleri, yakın tehlike ile karşı karşıya bulunan ve bu tehlikenin varlığına işaret eden kişi ve kurumlara karşı daha duyarlı olmalı, bu konuda istemde bulunulmadı bahanesine sığınmadan, kişi ve kurumları korumak için re’sen harekete geçmelidir.

17 Mayıs 2006 tarihinde Danıştayda yaşanan olay, basit ve sıradan bir adli vaka olarak nitelendirilemeyecek, zanlısının yakalanmış olması nedeniyle çözüldü denilerek peşi bırakılamayacak ve günlük değerlendirmelerle geçiştirilemeyecek, tarihsel bir olaydır.

 

Bu olay, Cumhuriyetle barışık olmayan, laik devlet düzenini özümsemeyen ve Ülkemizin temel kurum ve kuruluşlarını hedef alan zihniyete karşı her zaman dikkatli olunması gerektiğini en acı bir şekilde bize hatırlatmıştır.

Laik Cumhuriyeti tüm kazanımlarıyla yaşatmayı, hukuku, yaşamın her alanında hakim kılmayı amaç edinen Danıştay için 17 Mayıs, asla unutulmayacak bir gündür. Bu menfur olayı, laik cumhuriyete ve onun bağımsız yargısına sahip çıkma ve tehlikelere karşı her zaman uyanık olma gerekliliğinin bir işareti olarak görüyoruz.

Menfur saldırıda şehit olan değerli meslektaşımız Mustafa Yücel Özbilgin’in üzüntüsünü yüreğimizde hissediyor, bu saldırıda yaralanan mensuplarımızın iyileşerek aramıza yeniden katılmış olmalarının tesellisini yaşıyoruz.

Danıştayımız, 17 Mayıs saldırısını büyük bir sağduyu ve metanetle karşılamış, yüksek mahkemeye yaraşır erdemle hareket ederek, tahrik ve yönlendirmelere kapılmamıştır.

 

Çalışamaz hale getirilmiş olan İkinci Daire heyeti yeniden oluşturulmuş ve yargısal görevine ara vermeden devam etmesi sağlanmıştır. Bu süreçte yapılan görevlendirmelere, büyük bir sorumluluk örneği göstererek katılan meslek mensuplarımıza, huzurlarınızda bir kez daha teşekkür ediyorum.

Yargıya yapılan bu saldırı, kamu düzeninin bütününe, Türkiye Cumhuriyetinin temel değerlerine yapılmıştır.

 

LAİKLİK

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Bu dört nitelik, Cumhuriyetin temelidir ve değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek anayasal hükümlerdir.

Laiklik, Cumhuriyetimizin temel unsuru, egemenliğimizin kaynağı; demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü esas alan uygar ve çağdaş yaşamımızın teminatıdır. Bu nedenledir ki laiklik, dini kuralları devlet düzeninin dışında tutarak, dinin, toplumsal, siyasal ve hukuksal bir güç olmasını önler.

 

Laik devlet düzeninin olmadığı, din kurallarının toplumsal yaşama egemen olduğu bir ortamda özgürlükten ve demokrasiden söz etmek olanaksızdır. Bu bağlamda laiklik, eğitimin, kültürün, hukukun dinden bağımsız olmasını, devletin dine dayalı düşünce ve akımların etkisinden arınması anlamını da taşır.

Laikliğin tanımı, anlamı ve içeriği, Anayasa’nın başlangıç kısmı ile 2’nci, 4’üncü, 14’üncü, 15’inci, 24’üncü ve 174’üncü maddeleri ve bu maddelere dayalı Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun Danıştay, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında açıkça belirtilmiştir.

Maksatlı  çevrelerce, laiklik ilkesine bağlı, laikliği   koruma  ve  yaşatma  bilincinde  olan  duyarlı vatandaşlarımıza, çeşitli benzetme ve nitelendirmelerde bulunulmaktadır. İrtica ile mücadelede, Cumhuriyetimizin laik yapısının korunmasında, dinin ve dince kutsal sayılan değerlerin siyasal amaçla kötüye kullanılmasının önlenmesinde, toplumsal duyarlılığı önemsiyor, bunu laik devlet düzeninin en büyük teminatı olarak görüyoruz.

 

Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı her türlü hareket irticadır. Önem ve öncelik sıralaması zaman içerisinde değişkenlik göstermekle birlikte Türkiye’de irtica tehdidi her zaman olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

Türkiye Cumhuriyetinin ulusal birliğine ve bütünlüğüne yönelik her türlü irticai faaliyet üzerinde kararlılıkla durulmalı, bireyin iç dünyasına yönelik olan din ve vicdan özgürlüğünün, kamu düzenini bozucu eylemlere dönüşmesine izin verilmemelidir.

Laiklik ile, devletin ve demokrasinin olduğu kadar, herkesin dini inanç, vicdan ve kanaat hürriyetinin de korunmasının amaçlandığı unutulmamalıdır.

Bugün, eğer vatandaşları din ve vicdan özgürlüğüne sahip, demokrat bir Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığından söz edebiliyorsak, bunun laiklik ilkesinin bir eseri olduğu hususunda hiç kimse duraksama yaşamamalıdır.

 

ULUS DEVLET

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “ulus devlet” prensibi üzerine kurulmuştur. Cumhuriyetimizin kurucusu yüce Atatürk, Türk kavramını, ırk esasına dayandırmamış, Ulusu: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Ulusu denir.” şeklinde tanımlamıştır.

Anayasamız, Türk vatandaşlarını milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde, milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak bireyler olarak görmüş, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk olarak kabul etmiştir.

Görüldüğü üzere Türk Ulusu kavramı, ırka, dine, etnik kökene dayanmamakta, tam tersine, her türlü ayrımı reddetmektedir.

Etnik kökeni, dini ne olursa olsun tüm yurttaşları çağdaş ulus devlet anlayışı içerisinde bir gören Türkiye Cumhuriyetinin temel ögeleri: Tek devlet, tek ülke, tek ulus, tek dil ve tek bayrak ülküsüdür.

Bu temel değerlerimizi hedef alan, birlik ve beraberliğimizi bozmaya yönelik girişimler hiçbir zaman amacına ulaşamayacaktır.

TÜRK KADINININ TOPLUMSAL

YAŞAMA KATILIMI

Cumhuriyetimiz, Türk kadınını, ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasal haklarına kavuşturmuş, bunları en etkin biçimde kullanmasını sağlayıcı ortamı hazırlamıştır.

Türk kadınına özgür insan ve eşit yurttaş kimliğini sağlayan, Türk ailesini demokratikleştiren laik Cumhuriyet yönetimidir. Laik Cumhuriyet olmasa, Türk kadını bugünkü siyasal ve sosyal haklarına ulaşamaz, toplumsal konumu iyileştirilemezdi.

Bir ülkenin tam ve eksiksiz kalkınması, refah ve yaşam standartının yükseltilmesi, kadınların erkekler ile eşit koşullarda toplumsal yaşama katkıda bulunmaları ve sorumluluk paylaşımları ile mümkündür.

Kadın ve erkekler arasında mevcut eğitim açığını kapatmaya yönelik önlemler alınmalı, yetişmiş, eğitimli kadın iş gücünün ekonomik ve sosyal hayata katılımının önü açılmalıdır.

Kadınlar, ülkenin geleceğinin belirlenmesinde ve gelişme yolunda atılacak tüm adımlarda görev almalı, yeniliklerin öncüsü olmalı, siyasal yaşamda etkinliğini artırmalı ve ülke yönetiminde daha fazla söz sahibi olmalıdır.

Türk kadını, ülkenin politik ve kamu hayatında daha etkin rol üstlenerek devlet ve hükümet politikasının hazırlanması ve uygulanması sürecinde yerini almalı, yasama, yönetim ve yargı organlarının her kademesinde temsil oranı daha da yükseltilmelidir.

Türkiye Cumhuriyetinin ilk kadın yargıçları olan Nezahat (Güreli) ile Beyhan hanımların yargıçlık mesleğine atamalarının yapıldığı 1930 yılından bu yana 77 yıl, Türkiye Büyük Millet Meclisinde onsekiz kadın milletvekilinin yer aldığı 1935 yılından bu yana ise, 72 yıl geçmiştir. Bu süre zarfında Türk kadınının yasama organında temsili ve genel olarak toplam iş gücüne katılım oranının arzu edilen düzeye ulaşmadığı bir gerçektir.

Bu genelleme içerisinde Danıştayın, farklı ve diğer kurumlara da örnek teşkil edecek bir özelliğini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bugün Danıştayda görev yapan 93 meslek mensubunun 42’si, kadın yargıçlardan oluşmaktadır. Danıştay, kadınların hukuk dünyasında temsili konusunda, Türkiye, hatta Avrupa yüksek mahkemeleri ortalamasının üstünde bulunmaktadır. Danıştayın ve Türk İdari Yargısının ulaştığı bu noktada bu yapının etkisini göz ardı edemeyiz.

Çağdaş yaşam biçimi ve davranış kuralları ile Türk kadını topluma, özellikle çocuklara ve gençlere öncü ve örnek olma vasfını iyi kullanmalıdır. Sadece yaşamına değil, hukuki kimliğine yönelik çağdışı girişimlere karşı duyarlı ve kararlı olmalıdır. Laik cumhuriyet yönetiminin kadına sağladığı haklara sahip çıkmalı, bu güvenceyi kazandıran yüce Atatürk’ü her zaman ve her koşulda şükranla anmalıdır.

Kadınların, erkeklerden daha öncelikle ve daha büyük ölçüde eğitim görme, meslek sahibi olma ve toplum yaşamında etkin biçimde görev alma olanaklarıyla donatılması zorunludur. Çünkü, erkek olsun, kadın olsun toplumun tüm üyelerini dünyaya getiren ve eğitilmeye en elverişli olan çocukluk çağlarında yetiştiren kadındır.

 

HUKUK DEVLETİ VE YARGISAL DENETİM

Anayasa’nın 2’nci maddesi, Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerini; toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak belirtmiştir.

 

Hukuk devleti, tüm organ, kurum ve kuruluşlarıyla üstün hukuk kurallarına bağlı olan ve hukukun üstünlüğü anlayışı içerisinde faaliyet gösteren devlettir.

Çağdaş demokrasilerde kuvvetler ayrılığı ilkesi genel kabul görmüştür. Egemenlik, yasama, yürütme ve yargı organları arasında paylaşılmış, iktidarın gücünün dengelenmesi için de yargının, yasama ve yürütmeden bağımsız yapılandırılmasına önem verilmiştir.

Yargı erkinin, yürütme ve yasama erkinden bağımsız, özgür ve güvenceli olması, her türlü baskıdan ve siyasi müdahaleden uzak çalışması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçekleştirilmesi yönünden temel zorunluluktur.

Anayasamızın başlangıç kısmında, kuvvetler ayrımının devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve iş birliği olduğu belirtilmiş, üstünlüğün ancak, anayasa ve yasalarda bulunduğu vurgulanmıştır.

 

Devletin bütün işlemlerinin hukuka uygunluğunun sağlanmasında en etkili yol, yargısal denetimdir. Bu nedenle hukuk devletinde, idarenin her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine tabi tutulmuştur. Bu husus, hukuk devletinin en temel özelliklerinden biridir. Hukukun üstünlüğünün ise, ancak bağımsız yargının denetimi ile yaşama geçirilebileceği tartışmasızdır.

Hukuk devleti denilince ilk olarak yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme organının eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında bulunması akla gelmekte, bu denetim işlevi de idari yargı organlarınca yerine getirilmektedir.

Hukukun üstünlüğü, ancak, sınırlandırılmamış ve etkili bir yargı denetimi ile gerçekleştirilebilir.

Anayasa’nın 125’inci maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtilmesine karşın, yine aynı maddede Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işler ile Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetimi dışında bırakıldığı belirtilmiştir. Ayrıca, Anayasamızda olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş durumlarında çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin; Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarının; geçici 15’inci madde ile de Milli Güvenlik Konseyinin ve bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin ve Danışma Meclisinin tasarrufları yargı denetimi dışında bırakılmış; uyarma ve kınama cezalarının yargı denetimi dışında bırakılabileceği öngörülmüştür.

Bu konuların yargı denetimi dışında bırakılmasının, Cumhuriyetimizin hukuk devleti niteliği ile bağdaşmadığı kuşkusuzdur.

Yargı bağımsızlığı hukuk devletinin en belirgin özelliği, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bir gereğidir. Kişi hak ve özgürlüğünün ise, güvencesidir.

Bağımsız ve tarafsız bir mahkemede hak aramanın temel bir insan hakkı olduğu, çağdaş demokrasilerde benimsenmiş bir ilkedir.

Anayasamız yargıya, yasama ve yürütme karşısında bağımsızlık tanırken, hakim ve savcıya da güvence vermek suretiyle, onların her türlü baskı ve kaygıdan uzak, Anayasaya, yasaya ve hukuka uygun olarak, vicdani kanaatları doğrultusunda karar vermelerini sağlamayı amaçlamaktadır.

Yargı, bağımsız, yansız ve güvenceli değilse, hak ve özgürlükler tehlikeye düşer, hukukun üstünlüğü sağlanamaz.

Hakim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları, ödevleri, meslekte ilerlemeleri, tayin ve disiplin işlemleri yargı bağımsızlığına ilişkin olup, bu bağımsızlığı gölgeleyecek yöntemlerden kaçınılması hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.

Hakim ve savcıların tüm özlük ve disiplin işlemlerini yerine getiren Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşum biçimi, görevleri, yüksek yargı organlarına üye seçme yetkisi ve kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması konularında Danıştay olarak getirdiğimiz eleştiri ve çözüm önerileri en yetkili ağızlardan ısrarla yinelenmiş, bu konuda Anayasal ve yasal değişiklikler yapılmasının zorunluluğu sürekli vurgulanmıştır.

En son, yüksek yargı organlarına üye seçimi konusunda  ortaya  çıkan  ve Yüksek  Kurulun oluşum ve işleyiş şeklinden kaynaklanan sorunlar, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

Kurulun, Yargıtay ve Danıştaya üye seçme görev ve yetkisinin, Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarına devredilmesi bu konudaki tartışmaları sona erdirecektir. Kendi Başkanını, Başsavcısını, başkanvekillerini ve  daire başkanlarını seçen yüksek mahkeme genel kurulları, kendi bünyesinde görev yapacak üyeyi de seçebilmelidir.

Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin yalnızca yargıçların mesleğe kabullerinden sonraki süreç ile sınırlı olmadığı, mesleğe kabul yöntemlerinin de söz konusu bağımsızlığın ve yargıç güvencesinin ayrılmaz bir parçası olduğu husunda da kuşku bulunmamaktadır.

Hakim ve savcı adaylığına girişte yapılan ve objektif ölçütlere sahip olmadığı kaygısı taşınılan mülakatın, Bakanlık görevlileri tarafından gerçekleştirilmesi, yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

Yargıcın, Anayasada öngörülen konumuna uygun görev yapmasını sağlayabilmek için hem bu niteliği kazanacak şekilde yetişmiş olması, hem de anayasal ve yasal düzenlemelerin gerekli ortamı sağlaması gerekir.

 

YARGI AYRILIĞI

İdari hizmetlerin nitelikleri, bu hizmetlerin yerine getirilmesinde uygulanan ilke, yöntem ve tekniklerin özel hukuk ilişkilerinden farklılığı, idarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetiminin ayrı bir yargı düzeninde yapılması gerekliliğini ortaya koymuştur.

Özel hukuk ile yönetim hukuku arasındaki yapı, esas ve ilke farklılıkları, idari işlemlerin yönetim hukuku alanında uzmanlaşmış ve kamu hukuku alanında bilgi ve deneyim kazanmış yargıçlar tarafından denetlenmesini zorunlu kılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Devletin yapısının modernleştirilmesine duyulan gereksinim çerçevesinde benimsenen yargı ayrılığı ilkesi, 1868 yılından bu yana başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Tarihsel gelişimine paralel olarak Anayasamızda adli ve idari yargı ayrımına yer verilmiş, bu ayrımı ortaya koyan ilkeler çerçevesinde adli-idari yargı ayrılığı kurumsallaşmıştır.

Yasa koyucu, mahkemelerin görev ve yetkilerini, dolayısıyla bir uyuşmazlığın hangi yargı yerinde çözümleneceğini belirlerken, yargı ayrılığını esas olan Anayasal kural ve ilkelere bağlı kalmalı, adli ve idari yargı ayrımını zedeleyici düzenleme yapmamaya özen göstermelidir.

Dünyada, uzun yıllardan beri yargı ayrılığı sistemini benimseyen ülkelerin yanı sıra, günümüzde de yargı birliği siteminin yol açtığı sorunlar nedeniyle birçok ülkede de yargı ayrılığı sistemine geçmek için çalışmaların yürütüldüğünü yapmış olduğumuz temaslar sonucu öğrenmiş bulunuyoruz.

Yargı ayrılığı ilkesini benimseyen hukuk düzenimizde, 1982 Anayasası’nda olduğu gibi önceki anayasalarımızda da en yüksek mahkeme öngörülmemiş, konumları eşit yüksek mahkemelerin varlığı benimsenmiştir.

İdari yargı, hak ve menfaat ihlaline dayalı uyuşmazlıkların çözümünde anayasal bir hakkın, başka bir anlatımla temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğinin hukuki değerlendirmesini ulusal ve uluslararası hukuka uygunluk yönünden yaptığından, kesinleşmiş bir yargı kararının, hangi amaç ve yöntem adı altında olursa olsun, başka bir yüksek mahkeme tarafından inceleme konusu yapılması, kesinleşen yargı kararlarının uygulanmaması sonucunu doğuracağı gibi, yargı ayrılığını ve yüksek mahkemelerin denkliği ilkesini de zedeleyecektir.

 

İŞ DURUMU VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Anayasa’nın  141’inci  maddesinde, davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının, yargının görevi olduğu belirtilmiştir.

 

Davaların geç sonuçlandırılması, kişilerin karşılanamaz zararları yanında, kamu hizmetinin durmasına,  gecikmesine  neden  olmakta,  yargılama fonksiyonundan beklenen amaç gerçekleşememektedir.

Bugün, Danıştayda giderek artan, özellikle kamu personeline ilişkin uyuşmazlıklardan kaynaklanan iş yükü nedeniyle davaların, genelde, makul bir sürede sonuçlandırıldığını söyleyemeyiz.

Danıştaydaki iş yükünün, nüfus artışı, kentleşme oranının yükselmesi ve idare mahkemelerinin yurt geneline yayılması gibi etkenlerin yanı sıra, idarenin personel rejimi uygulamasından da kaynaklandığı görülmektedir.

1 Nisan 2007 tarihi itibarıyla Danıştayda 97892 dava ve iş dosyası incelenmeyi beklemektedir.

Geçmiş yıllara ilişkin istatistiklere baktığımızda:

2004 yılında Danıştaya gelen dava ve iş sayısının 67229, aynı yıl sonuçlandırılan dava ve iş sayısının 59590, devreden dava ve iş sayısının 75582 olduğu,

 

2005 yılında Danıştaya gelen dava ve iş sayısının 75636, aynı yıl sonuçlandırılan dava ve iş sayısının 69490, devreden dava ve iş sayısının 81728 olduğu,

2006 yılında Danıştaya gelen dava ve iş sayısının 86039, aynı yıl sonuçlandırılan dava ve iş sayısının 73137, devreden dava ve iş sayısının 94630 olduğu,

görülmektedir.

Her yıl daha fazla uyuşmazlığın karara bağlanmasına yönelik tüm gayretlere rağmen, Danıştaya, sonuçlandırılandan daha çok dosya ve iş girişi olmakta ve devreden dosya sayısı her geçen gün artmaya devam etmektedir.

Danıştaydaki iş ve dosya birikiminin giderilmesi ve dosyaların makul sürede sonuçlandırılabilmesi ve yargıya daha rahat bir çalışma ortamının hazırlanabilmesi için:

- 3 Ekim 2001 günlü ve 4709 sayılı Yasa ile Anayasanın 40’ıncı maddesine eklenen, “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” yolundaki Anayasa kuralının yaşama geçirilmesini sağlayacak olan “İdari Usul Kanunu Tasarısı”nın yasalaşması,

- 2575 sayılı Danıştay Kanunu’na, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’na yönelik değişiklik önerilerimizin dikkate alınarak gerekli yasal düzenlemelerin yapılması,

- Danıştayın bina ve yerleşim sorununun çözümlenmesine bağlı olarak, Daire ve personel sayısının artırılması,

gerekmektedir.

Bununla birlikte: İdarenin, Danıştayın belli konularda yerleşmiş ve istikrar kazanmış içtihatlarına uygun davranarak aynı konuların yeniden yargı önüne gelmesine sebep olacak eylem ve işlemlerden kaçınması,

- Hiçbir organ, makam ya da kişinin takdirine, beğenisine ve denetimine bağlı olmayan ve Anayasa ve yasalarımız gereği uygulama zorunluluğu bulunan yargı kararlarının gereğinin aynen ve gecikmeksizin yerine  getirilmesi  ve yargı kararını etkisiz ve geçersiz kılacak dolayısıyla yeni dava ve uyuşmazlıkların doğumuna sebep olacak tasarruflarda bulunulmaması,

 

- Kamu görevlilerine yönelik işlemlerde kariyer ve liyakat gibi nesnel ölçütlere bağlı kalınarak takdir yetkisinin idare hukuku ilkeleri ile kamu yararı ve hizmet gerekleri gözetilerek kullanılması,

dava ve iş sayısındaki artışı önleyecektir.

 

BİNA VE PARASAL HAKLAR

Nitelikli ve sağlıklı yargı hizmeti sunumu için, diğer ögelerin yanı sıra, bina, modern araç-gereç ve bilgi işlem teknolojileri gibi fiziki imkanların da yeterli düzeyde bulunması gereklidir.

Danıştayın 1976 yılından bu yana faaliyetini sürdürdüğü bu bina, geçen zaman sürecinde artan iş yükü ve personel sayısı nedeniyle ihtiyacımıza cevap veremez hale gelmiş, ek bina kiralanması gibi yöntemler sorunu çözememiştir.

Bina ihtiyacının sık sık gündeme getirilmesine ve  bu  konuda  girişimlerde  bulunulmasına  rağmen,  maalesef  bu  güne  kadar  olumlu bir netice alınamamıştır. Danıştay, yüksek yargının saygınlığına uygun düşmeyen ve her geçen gün daha da ağırlaşan koşullar altında görev yapmaya çalışmaktadır.

Hükümetin, hizmet binası ve yerleşim sorunumuzun çözümünde bize yardımcı olması ümit ve beklentisi içindeyiz.

Bununla birlikte, geçen yıl yargı mensuplarının özlük haklarında yapılan iyileştirme ve sistem değişikliğini olumlu bulduğumuzu ifade ediyor, aynı yaklaşımın yargı hizmetinin yürütülmesine yardımcı olan ve büyük bir özveri ile çalışan 657 sayılı Yasaya tabi idari personele de gösterilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yargı erkinin değişik kademelerinde uzun yıllar verdiğiniz üstün hizmetler sonrası, beş siyasi parti liderince ortak aday gösterilerek Cumhurbaşkanlığı gibi kutsal bir göreve seçilmiş olmanız, biz yargı mensupları için her zaman onur ve kıvanç kaynağı olmuştur.

Zor ve sıkıntılı günlerin yoğunluklu olduğu bu dönemde milletimiz için güven unsuru oldunuz.

Tarih sizi, demokratik ve laik cumhuriyete bağlı, hukukun üstünlüğünden asla taviz vermeyen, saygın bir hukuk ve devlet adamı; insani yönünüz itibarıyla da halkın içinde, halkla birlikte yaşayan, mütevazı ve sade bir vatandaş olarak anacaktır.

Danıştayımız, görev ve sorumluluk sahası ile ilgili Anayasal ve yasal düzenlemeler ve uygulamada karşılaşılan sorunlar hakkında akademisyenlerin, hukukçuların, kamu görevlilerinin ve meslek kuruluşları temsilcilerinin görüş, öneri ve değerlendirmelerine her zaman itibar etmiş; düşünce, eleştiri ve tartışmaların bu çatı altında yapılmasına ev sahipliği yapmıştır. Danıştay ve İdari Yargı Günü kutlamalarının bir parçası olarak gelenekselleşen bu uygulamamızı, 139’uncu kuruluş yıldönümümüzde de devam ettiriyoruz. 11 Mayıs’ta yine bu salonda idare hukuku, yargı bağımsızlığı, yargı kararlarının uygulanması, uluslararası sözleşmelerin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ulusal hukukumuza etkisi konu başlıkları altında yapılacak sempozyuma, siz değerli konuklarımıza yönelik davetimizi yineliyorum.

Danıştayın, Cumhuriyetimizin temel niteliklerini ödün vermeden korumaya kararlı olduğunu ifade ederek, kuruluşumuzun 139’uncu Yıldönümü ve İdari Yargı Günü törenimize katılarak bu anlamlı günde bizi onurlandırdığınız için Sayın Cumhurbaşkanımız ve siz değerli konuklarımıza teşekkür eder, saygılar sunarım.

 

KAYNAKÇA